Ana Sayfa > Projeler > Gökşin Sipahioğlu ile Röportaj



Gökşin Sipahioğlu ile Röportaj

Sipahioglu.jpg
Sipahioglu_(1).jpg
Sipahioglu_(2).jpg
Sipahioglu_(3).jpg
Sipahioglu_(4).jpg

Sipahioglu_(5).jpg
Goksin.jpg
Goksin_(1).jpg
Goksin_(10).jpg
Goksin_(11).jpg

Goksin_(12).jpg
Goksin_(13).jpg
Goksin_(2).jpg
Goksin_(3).jpg
Goksin_(4).jpg

Goksin_(5).jpg
Goksin_(6).jpg
Goksin_(7).jpg
Goksin_(8).jpg
Goksin_(9).jpg

Gökşin Sipahioğlu ile Röportaj

"Hacettepe, dünyanın en önemli fotograf ajanslarından olan Sipa Press'in kurucusu Gökşin Sipahioglu'nun "Monsieur Sipa, Photographe" adlı sergisine ev sahipliği yapacak.

 

Hacettepe Üniversitesi,  Ankara Fransız Kültür Merkezi ve Paris'teki Maison Européenne de la Photographie (Avrupa Fotograf Evi) işbirliği ile düzenlenecek sergide, Sipahioğlu'nun meslek hayatı boyunca tanıklık ettiği görüntülerden 36 fotograf sunulacak.

 

Paris, İstanbul ve İzmir’den sonra başkentli sanatseverlerle de buluşacak sergide, Sipahioğlu'nun dünyayı sarsan 1968 öğrenci olayları ve Çin'deki ayaklanmalarla ilgili fotografları da bulunuyor.

 

1973'te kurdugu SIPA'yı 30 milyon fotograf arşiviyle dünyanın en büyük 3 fotograf ajansından biri haline getiren, 1961 yılındaki "Füze Krizi"nde Küba'ya girmeyi başaran tek batılı gazeteci olarak yaptığı röportajlar ve 1968 Paris olaylarını yansıttığı fotografların da aralarında bulunduğu dünyanın sıcak bölgelerindeki çatışmalarla ilgili çalışmalarıyla dünya çapında tanınan bir foto muhabiri olarak bilinen ve Paris'te yaşayan Sipahioğlu,  Ankara'daki serginin açılışına da katılacak.

 

Sayısız ödül sahibi Sipahioglu'nun fotografları 28 Nisan 2009 tarihine kadar hafta içi 10.00 - 17.00 saatlerinde görülebilir."

 

Evet, her şey yukarıdaki mesajın mail kutuma düşmesiyle başladı. www.belgeselfotograf.com için bir söyleşi yapabilir miyiz, acaba bize zaman ayırabilir mi diye düşünürken bir telefon aldım. Fotomuhabirleri derneğinden arkadaşım ve aynı zamanda  Yönetim kurulu üyesi olan Selahattin Sönmez arıyordu. O da, derneğin web sayfası için aynı şeyi düşünüyormuş. Nasıl ulaşırız diye düşünürken, Facebook aracılığı ile tanıdığı sonradan benim de tanıyıp çok sevdiğim Serdar Koçak ağabeyimizin bu konuda yardımcı olacağını söyledi. Ertesi gün öğlen saatlerinde Selahattin ile buluşup Gökşin hocamızın kaldığı Hilton oteline gittik. Randevusuna 20 dakika erken geldi. Bu yaşta bu kadar dinç ve bu kadar arzulu konuşan çok az insan tanıyorum. Fotografçılığın ve gazeteciliğin duayenlerinden biri olan Gökşin Sipahioğlu bize yaklaşık iki saat zaman ayırdı. Bu süre içinde neredeyse her konudan konuştuk. Web sayfamızdan ve projelerimizden bahsettik. Sayfada kullanmak üzere imzalı fotograflarını istedik. Bizi kırmayıp imzaladı sağolsun. Biz de bu büyük duayenle hatıra fotografları çektirdik. Söyleşi yaparken fotograflarımızı çektik. Üstadın fotografları arşivimize renk kattı. Beni ve Gökşin Sipahioğlu'nu birlikte çektiği fotograflarını kullanmama izin veren değerli dostum Selahattin Sönmez'e de ayrıca teşekkür ederim.

 

Söyleşiyi www.fmd.org ile aynı zamanda yayınlamayı planlamıştık. Ancak sayfamızı düzenleyen Onur Küçükturan arkadaşımız askerlik görevi sebebiyle yaklaşık 5 ay kadar aramızda olamayacağı için FMD benim bu işleri öğrenmemi beklemeden söyleşiyi sayfasında yayınladı. Bence bu, olaya renk kattı.

 

Sayfalarımızda yayınlamak üzere yaptığımız söyleşiyi aşağıda okuyabilirsiniz.

 

Okumak için ayırdığınız zaman ve ilginize teşekkürler.

 

 

Cengiz Oğuz Gümrükcü

 

 


- İlk sorumuzla başlayalım; Fotografın nasıl bir gücü var sizce.
GS: Fotograf her vakit haberde önemlidir. Biliyorsunuz Fransa’da bunu en çok Paris Match kullanmıştır. Fotografı görüyorsunuz ve sizi içine alıyor. Bu çok önemlidir. Bill Gates bunun için bir ajans kurdu Corbis diye, milyar dolar harcadı. Fotograf tarihi kaydediyor. Görüyorsunuz orada her şey sabit kalıyor. Televizyon çıktığı vakit “Fotograf öldü” dediler. Halbuki tam aksi oldu. Televizyonda olayı gördüğü vakit insan merak ediyor o olayın nasıl olduğunu. Çünkü orada görüntüler birkaç saniyede çok hızlı geçiyor. Fotograf edebi olarak da bir durum koyuyor ortaya ve kalıcı oluyor. Bill Gates bu ajansı kurduktan sonra eski ajansların arşivlerini aldı, topladı. Onları Teksasta 100  metre yerin altında tutuyor. Elli yüz sene sonra onlar büyük bir kıymet olarak çıkacak. Dünya tarihi de onların içinde olacak. O bakımdan fotograf haberin en önemli unsurudur. Mesela ben İstanbul Ekspres te gazeteciliğe başladığımda fotograf benim için en önemli şey oldu. Neden, çünkü büyük fotograf bastığımız vakit gazete hemen satılıyordu. Türkiye’de fotografın değerinin ortaya konulması için çok geç kalındı. Allahtan bizim Coşkun Aral gibi büyük foto muhabirleri de yetişti.

 

- Peki, haber fotografının gerçekle ilişkisi nasıl kurulur sizce?
GS: Olay yerine ilk  önce gidebilmeniz lazım. Siz bir olay çekiyorsunuz, dram da komedi de her şey de sizin çektiğiniz o fotografta görülür.

 

- Haber fotografı ne kadar belgeseldir?
GS: Bill Gates’in dediği gibi, tarihi haber fotografçılığı yapıyor. Bu tamamen belgedir. Şimdi dijital çekimlerle oynanıyor değiştiriliyor uyduruluyor falan ama bu yüz sen öncede aynı şekilde yapılıyordu. Mesela Ruslar bir lidere kızdıkları vakit mesela Stalin’in yanındaki lideri hemen fotograftan kaybedip atıyorlardı. Şimdi bu kolaylaştı ama eskiden beri her vakit yapılığının bilinmesi lazım. Bu çok ender yapılan bir şeydi ve bu yapıldığı zaman hemen de anlaşılıyordu.

 

- Türk basınında sizce fotografın önemi nedir? Mesela siz Türkiye’ye gelip gidiyorsunuz, Türkiye’de yeteri kadar önem veriliyor mu? Gazeteleri mutlaka takip ediyorsunuz..
GS: Ben İstanbul Ekspres’de Osman Karaca’nın yanında gazeteciliğe başladım, bununla iftihar ederim. Sonra ben Yeni gazete diye bir gazete çıkardım. Ben haberlerde sekiz sütun hatta onaltı sütun resim kullandım. Bir sayfa iki sayfa olaylara yer verdik. Orda hemen belli oldu fotografın önemi. Çünkü büyük fotograf kullandığınızda gazete satılıyordu. İyi bir misal vereyim; Adnan Menderes yakalandığında Milli Birlik para kazansın diye Yassıada’daki resimleri satışa çıkardılar. Bütün hepsini Hürriyet satın aldı. Buradan geri kalan üç-dört resmi bir ajans satın aldı ve sattı. Hürriyet yüz bin lira verdi. Biz on bin liraya aldık. Ben Menderes’in bir resmini büyüttüm ve sekiz sütunda yayınladık Vatan’da onu. Vatan gazetesi bir saat içinde satıldı. Hürriyet yüz bin lira vermişti ama biz resmi büyüterek satmıştık. Demek ki iyi fotograf satılıyordu.

 

- Fotomuhabiri taraf mıdır?
GS:
Bana göre bir gazetecinin hiçbir zaman taraf olmaması gerekir. Taraf olduğunuz anda gazeteci değilsinizdir. O zaman satılmış bir kimse oluyorsunuz. Gazetecinin tarafsız olması, olayın resmini çekmesi lazım. Oraya gidildiğinde, başka bir şey düşünmeden ne görülüyorsa onu çekmek lazım. Sağa sola bakıp iyi fotografı yakalamak lazım. Çekerseniz bravo. Ben fotografçılara hep “Diğer fotografçılar neler çekiyor ona bakın, sizin de onları çekmeniz lazım, sonra da onların çekmediğini çekmeniz lazım.” Atlatma dediğimiz o oluyor işte. Atlatma fotografta şansın da büyük önemi var. Şansın yanında oraya ilk önce gitme ve en son ayrılmanın da önemi var. Büyük gösterilerde falan ilk önce gitmek ve en son çıkmak lazım. Şimdi sistem değişti. Bi tane çekiliyor ve hemen gazeteye dergiye fotograf geçiliyor. Ama bu geçilen en iyisi midir o belli değil. Dünyadaki deprem fotograflarına baktığınız vakit birkaç tane çok iyi fotograf var. Nedir onlar, yıkıntılardan sağ çıkan insanların, ağlaşanların resimleri falan.

 

- Uzun bir süre dünyada savaş muhabirliği yaptınız. Türkiye’de son yıllarda gerçekleşen savaşın fotografını çektiniz mi?
GS:
  Yok. Ben uzun zamandır Türkiye’de çekim yapmadım. En son 1960’lı yıllarda çekim yaptım.

 

- Peki Fotografçı olarak ne çekmek isterdiniz?
GS:
Valla ajanstan ayrılmadan ilk rüyam Saddam’ı bulmaktı. Ben ayrıldıktan biraz sonra adamı buldular ve inanılmaz iyi resimleri çekildi. Onu bulmak önemliydi. Şimdi bir gazeteci için en iyisi ne olur? Bin Ladin’i bulmak.. biz SIPA pres olarak Bin Ladin’in en son çekimlerini yayınladık.

Eskiden savaşları çekmek daha kolaydı. Vietnam’da mesela bütün fotografçılar serbestti. İstediği yere gidebiliyordu. “Ölürsem sizi mesul tutmayacağım” diye bir kağıda imza atıp istediniz yere gidebilirdiniz. Ama artık savaşlarda Amerikalıların esiri oluyorsunuz. Savaş olan bütün ülkelerde, İran’da Irak’ta Filistin’de büyük fotografçılar yetişti, onlar çekiyorlar. Olay yerinde olan bir insan herkesi tanıdığı için çok daha kolay bilgiye ulaşıyor. Bu yüzden bu günkü savaş muhabirinin durumu şimdilerde hiç kolay değil.

 

- Şimdi dijital herkesin elinde  var.. dijital teknoloji klasik fotografçılığı öldürdü mü sizce?
GS:
Klasik fotografçılığı öldürmedi tabi ki. Haber fotografçılığını daha da güçleştirdi.
Eskiden yüz fotografçıyla çalışırdık. Geçenlerde Çin’e gittim, herkesin elinde dijital fotograf makinesi vardı. Büyük olaylarda da bu görüldü mesela Tsunami oldu. Burada en iyi kim çekim yaptı? Amatörlerin çekimleri.. Oradan dalga geliyor, adam basıyor deklanşöre çekiyor dehşetli şeyler çıkıyor ortaya. Londra’daki terörist olaylarda da en iyi fotografları gene amatörler çekti. İşte ben ondan önce amatörlerden oluşan bir ajans kurmak istiyordum. Bu iki olaydan sonra herkes bunun üstüne atladı. CNN’e bakarsanız artık sürekli “fotograflarınızı bize gönderiniz” diyor. Hem amatörlerin fotograflarını hem de filmlerini yayınlıyor bütün kanallar. Hatta biliyorsunuz Bild gazetesi okuyucularına fotograf makinesi dağıttı. Gördüğünüz beğendiğiniz şeyleri bize yollayın diye yaptılar bunu. Şimdi yapılacak şeyler iyice zorlaştı. Ama Türkiye bu konuda bir cennet. Fotograf adına yapılacak o kadar çok şey var ki. Yedi sekiz medeniyet görmüş geçirmiş bu memleket. Her gün yeni bir şey bulunuyor. Bunları ilk bulan, fotograflayan kazanıyor.  Bu gün Türk fotografçılığı çok çok ilerledi. Eskiden beş on fotografçıdan başka kimse yoktu. Ama bu gün çok  fotografçı yetişti. Geo dergisi gibi dergilerde çok güzel işler yayınlanıyor.

 

- Bu arada SIPA’da yetişen ünlü isimlerden birkaç örnek verebilir misiniz?
GS:
Çok var. SIPA’da mesela Luc Delahaye var. Çok genç bir fotografçıydı. Sonra MAGNUM’a geçti, orayı da terk etti şimdi eserleri on-onbeşbin yirmi bin dolara satılıyor. Bu gün SIPA’da Alfred Yakupzade diye bir fotografçı var, harika bir fotografçı mesela. Ermeni asıllı İran’lı bir fotografçı. Bizden yetişip giden, biliyorsunuz Coşkun Aral var. Bir de onun yardımcısı Savaş Ay vardı. O meşhur oldu, zengin oldu Coşkun şimdi program yapıyor. Şimdi galiba Filipinler’de. Bizde meşhur olan Abbas vardı, o da MAGNUM’a gitti. Bunlar ünlü fotografçılar. Diğer ajanslarda hatta GETTY de başka fotografçılar var. ABACA diye bir ajans kuruldu mesela fotografçıların yarısı SIPA’dan gitti. SIPA Pres hala Avrupa’nın en büyük ajansıdır. Onun  yanında da ABACA var.

 

- Bir söyleşide Güneş Karabuda sizin için üç temel özellik saymış; “Haberi iyi koklar, genç yetenekleri bulup onlarla çalışır ve haber karşısında tarafsızdır.”  Bunlara siz hangi özelliğinizi eklersiniz?
GS:
Ben söylemişimdir, habere gitmek lazım. Habere  giderken etrafı iyi bilmek lazım. Bir de enformasyonu takip etmek. Otuz yıl önce ben geceleri Herald Tribune’ü okumadan yatmazdım. Şimdi geceleyin uyumadan önce televizyona bakıyorum. Sabah kalkınca da aynı şekilde. Haberi herkesten önce öğrenmek lazım. Buna eklenecek bir de “Şans” meselesi var. Şans çok önemli. Bir fotografçı bazen harika bir şey çekiyor. Nasıl oluyor diyorsunuz? Şans yardım ediyor yani. Benim çektiğim birkaç resimde şansım olmuştur.

 

- Bunların arasında Küba’ya gemici olarak gitmenizi nasıl açıklarsınız? Şans mı? Tahmin mi?
GS:
Valla tahmin değil. Ben onu gazetede okudum. Okuduğum ufacık tek sütun bir haberdi. Küba’ya bir Türk gemisi gidiyor diye. Ben de gazeteciliğe yanında başladığım arkadaşım Osman Karaca’ya gittim. Akşam gazetesinin yazı işleri müdürüydü o zaman. Niyetimi anlattım. Ama o zaman gazetede para yok, bende fotograf makinesi de yok. Nasıl bilet alacağız? Reklam karşılığı bilet alalım diye Pan-Am’a gittik. Biz küba deyince onlar olmaz biz yalnız Avrupa’ya bilet veririz dediler. Onun da çaresini buldum, benim seyahat acentesine sahip bir arkadaşım vardı, ona iki tane İstanbul – Londra gidiş dönüş bileti verdik, o bana bir gidiş bileti verdi. Ben Barbados’a gittiğim vakit gemi oradaydı ve dört saat sonra yola çıktı. Yani ben Barbados’a dört saat sonra inmiş olsam gidemeyecektim. Bu büyük bir şanstı mesela. Diğer büyük bir şansım da mesela, armatöre gidip konuştum, “Bana bir mektup verir misiniz?diye” “Peki ama gemici pasaportu almanız lazım.” dedi. “onu alırsanız sizi gemiye aldırırız” ben bir günde o pasaportu aldım. Orda şans bana çok yardım etti.

 

- İstanbul Ekspres de muhabirliğe başlıyorsunuz, muhabirlikten bir de fotomuhabirliğine geçiş var. Nasıl oldu bu?
GS:
Ben İstanbul Ekspres’deyken Sina Savaşı çıktı. Ben bunu takip edeceğim dedim. Bir tane Rollei bir tane de başka bir makine ki 35mm’nin yarısını çekiyordu. 1956’da ilk çekimimi Sina Çölünde yaptım. Maalesef sonunda makineleri de satmak zorunda kaldım. Yiyecek alacak, otele verecek paramız yoktu. Makineyi satıp bunları karşıladık. 1956’dan sonra ben Akşam gazetesi için İsveç’e geçtim. Kendime ilk makineyi 1960’da Roma’da aldım. Bir kız arkadaşım vardı, onun kocası bir Japondu ve onun bir makinesi vardı, makinesini bana sattı. Nikon’u ilk defa orda aldım. Yani bu durumda 1960 dan sonra fotomuhabirliğine başladım ben. Biliyorsunuz İstanbul Ekspresten attılar beni, sonra 1957’de Yeni Gazeteyi çıkarttım. Yeni Gazete hükümetin aleyhine yayın yapınca kağıdı kestiler bir güzel. O zamanlar karaborsadan kağıt almak çok pahalı Halil Lütfü Dördüncü benim ortağımdı, gazetenin %75’i onundu, “Gökşin, politikayı değiştirmemiz lazım” dedi. Ben o zaman istifa edip ayrıldım. Ordan sonra fotomuhabirliğine başladım. 1960 dan sonra buraya geldim, Vatan Gazetesinin Genel Yayın Müdürü oldum. Orda Türk basınının en büyük reformunu, yani erken baskıyı yaptık.  Gazete sabahleyin beşte değil akşamleyin altıda baskıya giriyordu. Bu sayede Ankara’ya diğer gazetelerden bir gün önce geldik. Ankara’da basılan Ulus’tan falan daha önce satışa girdik. Buraya gelince de otobüslerle falan Anadolu’ya yolladık gazeteleri. İki gün kazandık böylece. Ama Vatan Gazetesinde kavga çıktı. Ahmet Emin Yalman’ı attılar, beni attılar 1960’da. Ondan sonra ben ilk defa Arnavutluğa gittim. Sonra Küba’ya ondan sonra da Haldun Simavi telefon etti bize gelir misin diye. Ben böylece Hürriyet’te çalışmaya başladım. 20 sene falan sürdü Hürriyet’te. Ama bu sürede kendi ajansımı da kurdum.

 

- Simavi’nin yönlendirmesi ile mi Paris? Yoksa zaten aklınızda var mıydı?
GS:
Yok, Simavi istemiyordu Paris’e gitmemi. Ben kendim dedim. O şekilde gittim Paris’e

 

- Türkiye’de son iki yılda Ak Parti hükümetinin uyguladığı fotografa karşı bir sansür var. Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve TBMM’de kendi özel fotografçıları var. Mesela o güne ait bir program geliyor ve “Basına Kapalı” deniliyor, ama bir gün sonra gazetelerde Köşkün kendi foto muhabiri olan fotografçı arkadaşımız Anadolu Ajansı üzerinden servis yapıyor. Bu şekilde bize bir sansür uygulanıyor. Biz bu tür görüşmelerde Başbakanlığa giremiyoruz. Sadece dışarıdaki programı takip edebiliyoruz.
GS:
Bu Avrupa’da “Pool” sistemi kullanılıyor. Tüm fotografçıları tüm olaylara sokmak imkansız bir şey. Tabi bu Türkiye’de yoktu. İhsan Sabri Dışişleri Bakanıyken bir gün bana dedi ki “Kapıyı kapatıyoruz, fotografçılar damdan giriyorlar”. Mesela elçilere yemek veriyor, atlayıp giriyorlar içeri. Otele giriyorsunuz herkes hücum ediyor. Böyle bir şey Avrupa’da yok, herkes istediği yere giremiyor. Birisi ziyarete gelecek mesela, Başvekilin fotografçısı var tabi. Dünyanın her yerinde böyle. Onlar sadece onu çekiyorlar. Ajanslar var bir kere, AP, Reuters gibi Ajanslardan, bir fotografçı bizim gibi özel Ajanslardan, bazen de magazin gazetelerinden  alınan dört beş fotografçı ile bir şeyler çekiliyor. Ondan sonra bu fotograflar tüm gazetelere dağıtılıyor. Burada AKP’nin gelişinden sonra çok kötü şeyler oldu, yalnız fotografa değil her şeye sansür koyuyorlar. Fotografa sansür koymak kötü bir şey. Bu durumlarda siz yine de çekemiyor musunuz?

 

- İki gün önce Barrack Obama Türkiye’ye geldi, biz başbakanlıkta fotograf çekemedik, sadece Anadolu Ajansı çekti. Başbakanlıktaki fotomuhabiri arkadaşımız fotografı çektikten sonra hemen yayına koymayıp bir elemeden geçiriyor. Mesela oradaki sorumlu arkadaş diyor ki “Bu fotografı geç, ama şu fotografı ajanslara geçme.” Orda ne vardır? Başbakan kulağını kaşıyordur, tebessüm ediyordur ya da başka bir şey.. Artık eskisi gibi bizi düşündüren, güldüren fotograflar çıkmıyor gazetelerde.
GS:
Obama’nın gelişinde herkesi oraya sokamazlardı zaten, buna o kadar üzülmemek lazım. Buraya Jacklin Kenedy geldiği vakit yine yasak vardı. Ben Ara Güler’i yanıma aldım. ÖnceAyasofya’ya gidiyordu, sonra Arkeoloji müzesine, ordan da Sultanahmet camiine. Ara’ya gel dedim Sultanahmet Camiine gittik. Henüz kapamamışlardı orayı. Oraya girdik ve çekimlerimizi yaptık. Ara’ya hangi diyaframda çekeyim dedim, o bana 5,6 dedi, benimkiler simsiyah çıktı sonra. Filmi de o yıkadı zaten, dediğim gibi benimkiler simsiyah çıktı onunkiler pırıl pırıl. Böyle olaylarda da bazen atlatma olabiliyor. Alınmamanıza rağmen, bazen çekebiliyorsunuz. Ben mesela şimdi gazeteci olsam, onunla görüşen talebeler bir sürü çekim yaptı, onlardan gidip  araştırır ve o fotografları kullanabilirdim. Eskiden sadece çekmek değil o çektiklerinizi Ajansa yollamak da önemli bir şeydi. Burada Coşkun Aral dünyada ilk defa uçak kaçırma hikayesinde fotograf çekti mesela. Tesadüfen oradaydı. O çekimleri alana kadar biz neler çektik, ama en sonunda Hürriyet o resimleri bastı. Bizden önce bastı.

 

- Mesleğinizin en unutulmaz anısını bizimle paylaşır mısınız?
GS:
Benim mesleğimde en başarılı anı Küba olayı oldu. En başarılı hikaye, yazı ve görüntü bakımından oydu. Bütün gazeteciler enterne olmuşlardı, Küba sokaklarına çıkamıyorlardı, ben serbest, gemici olarak dolaşıyordum. Bu sergide göreceksiniz, bir tane ilginç bir fotograf vardır: bi bankanın önünde saçları bigudili elinde de otomatik bir tüfek vardır, orayı bekliyordu. Orda haber kısmı vardı.

 

- Fotograf çekiyor musunuz hala? Ve makineniz nedir?
GS:
Nikon D700 kullanıyorum. Çin’de çok çektim.

 

- Olimpiyat zamanı mı gittiniz?
GS:
Yok daha önce gittim, akredite değilseniz Olimpiyat zamanı orda fotograf çekmek zordur. Bir de ufak bir Lumix kullanıyorum. Ufak olmasına rağmen 400’lük bir tele objektife sahip.

 

- Efendim çok teşekkür ederiz, sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?
GS:
Kurtuluş Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında kimler fotograf çekti bilmiyorum, ama Askeriye’nin elinde büyük bir arşiv olması lazım. Onların ortaya çıkarılması lazım. Fransa’da Kültür Bakanlığı’nın fotografa ayırdığı büyük bir bütçesi var. Fotografçılardan fotograf alıp arşivliyorlar. Genç fotografçılar, kadın fotografçılar diye farklı kategorilerde yarışmalar yapıyorlar. Her sene büyük fotograf sempozyumu yapılıyor.


Geçenlerde Rusya’ya gittim. Her gün yedi tane fotograf sergisi açılışı yapıyorlardı. 120 tane fotograf sergisi izledim bienalde. Çin’de eski fabrikaları satın alıp oraları sergi salonu haline çevirmişler. Dünyanın her yerinden fotografçılar geliyor. Ama Çinlilerin kendileri de harika fotografçılar. Çin zaten ekonomik olarak dünyanın en büyüklerinden. Çin olmasa zaten Amerika yok.

- Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.
G.S:
Ben teşekkür ederim.

 

 

 

Proje sahibine iletmek istediğiniz mesajı form aracılığıyla gönderebilirsiniz.

Adınız:[ ! ]
Soyad:[ ! ]
E-Mail:
Konu:
Mesajınız:
Onay Kodu: Captcha
Onay Kodunu Girin:[ ! ]
 



Share



   


COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.