Ana Sayfa > Projeler > Pavli - Hüseyin TÜRK



Pavli - Hüseyin TÜRK

01.jpg
02.jpg
03.jpg
04.jpg
05.jpg

06.jpg
07.jpg
08.jpg
09.jpg
10.jpg

11.jpg
12.jpg
13.jpg
14.jpg
15.jpg

16.jpg
17.jpg
18.jpg
19.jpg
20.jpg

21.jpg
22.jpg
23.jpg
24.jpg
25.jpg

26.jpg
27.jpg
28.jpg
29.jpg
30.jpg

31.jpg
32.jpg
33.jpg
34.jpg
35.jpg

36.jpg
37.jpg
38.jpg
39.jpg
40.jpg

41.jpg
42.jpg
43.jpg
44.jpg
45.jpg

46.jpg
47.jpg
48.jpg
49.jpg
50.jpg

Pavli - Hüseyin TÜRK

 

Bir asırlık oluyor bu yıl PAVLİ.
Aslında şöyle bir derinlemesine düşünüldüğünde ciddi bir zaman.
100 yıldır halen devam eden bir panayır olması dikkatimi çeken ilk unsur.
Nisan 2009'dan Eylül 2009'a kadar geçen süreçte,
Pehlivanköy'de kurulan ve yöre halkının verdiği adla PAVLİ'yi özümsemeye başlıyorum.
Usta, Yusuf Darıyerli'nin 'Panayır' adlı katoloğu yastığımın altında tarih yaklaştıkça.
Aslında öyle çok da edinebileceğim bir bilgi yok.
Kaymakamlık web sitesine çıkıyor tüm kapılar.
Yakın coğrafyada yaşayan muhabir Özcan Çeltikli'nin son dönemde çektiği fotoğrafları görebiliyorum. 
Çiftçinin, köylünün bütün bir yıl boyunca beklediği bir şölen.
Günler öncesinden yaşlısıyla, genciyle ve çocuğuyla bir heyecan sarıyor onları.
Traktörlerinin arkasına bağladıkları römorklarına
iki üç gün boyunca kendilerine yetecek yaşam malzemelerini hazırlıyorlar.
Mevsimin yazdan sonbara döndüğü bu günlerde geceleri biraz serin de olsa PAVLİ için değer.
Köylerinde sadece birkaç kişi kalıyor panayır zamanı.
O da köyü bekleyecek birileri olsun diye.
Bu yıl Ramazan dolayısıyla her zaman açıldığı tarih olan 18 Eylül'den sonraya
yani Bayram sonrasına erteleniyor.
Köylüler traktör konvoylarıyla hareket ediyorlar Pehlivanköy'e.
25 Eylül Cuma sabahı ulaşıyorum Pehlivanköy'e.
Konaklama işini halledebilmek için otel, pansiyon vb. bir yer arıyorum.
Burası küçük bir kasaba, bulamazsın deniliyor.
Akşama kadar vakit var nasıl olsa bulunur bir yer diyorum.
Koudelka'nın evsizliğini geliyor aklıma ve empati zorlamalarım hoşuma da gidiyor.
Eşya çantamı ilçe emniyet müdürlüğü binasına bırakıp panayırda kaybolmak için sabırsızlanıyorum.
Trakya'dan ve İstanbul'dan gelen esnaf da bir yandan çadırlarını, tezgahlarını kuruyorlar.
Ne tarafa baksam rengarenk.
Panayırın en renkli simaları ise tabiki Romanlar.
Kimisini daha evvelden Edirne'deki mahallelerini fotoğraflarken tanıdığım için
iletişim kurmam daha da kolaylaşıyor.
Bursa'dan, Lüleburgaz'dan, gelenler de var.
Son yaşanan sel felaketinden dolayı Pehlivanköy'ün içinden geçen demiryolu kapalıymış.
Rayların üzerlerine kurulan seyyar tezgahları ilk gördüğümde endişeye kapılıyorum.
Durumu sonradan öğrenince rahatlıyorum.
Çok nadiren yük vagonları geçiyor.
Oldukça yavaş ve de sirenler çalarak.
Sabahın ilk saatlerinde geceyi römorklarının içinde geçirenlere günaydın diyerek sohbete başlamak çok güzel.
Yavaş yavaş tezgahlar kurulmaya başlıyor.
Eskimeye yüz tutmuş panayır oyuncaklarının bakımları yapılıyor.
'Hangi gasteden Kızan ?',
'Rumeli TeVe'mi ?' sorularına bıkmadan usanmadan verdiğim cevaplarla panayırda dolaşıyorum.
Oldukça az miktarda deklanşöre bastığımı farkediyorum.
Sırtımdaki çantanın yüküyle yorulmaya başladım bile.
Küçümsenmeyecek bir alana yayılan panayırın köşe bucak her yerini görmek istiyorum.
Akla gelebilecek birçok ürün satılıyor.
Tarım araç gereçleri de var.
Arkadan geçen dere sınırlarını çiziyor Panayırın.
At pazarı da var.
Atlarını görücüye çıkaran satıcılar koşturuyorlar onları dört nala.
Kendimi adeta bir Emir Kusturica filminin setinde hissediyorum.
Her yerde bir hareket var.
Nereye bakacağıma ve nerede olacağıma karar vermekte güçlük çekiyorum.
Aynı anda her yerde olmak istiyorum.
Nostaljik bir Lunapark var ileride.
Bayan kaleciye penaltı atmak isteyen delikanlılar çığırtkan kadının argo altyapılı davetlerinden etkileniyorlar.
Az ileride bu sefer de sigara paketlerine halka atma yerleri var.
Kendi tabirleriyle 'Gasnak Atma'.
Büyükler için salıncak, gondol ve çarpışan otolar sıralanıyor hemen ileride.
Beni en çok etkileyen ise Karadenizli Kardeşler'in 'Ölüm Akrobatları' adını verdikleri motosiklet şovu oluyor.
Usta Yusuf Darıyerli'nin 'Panayır' kataloğunun kapak fotoğrafından son derece etkilenmiş birisi olarak
heyecanla bu anı yaşıyorum.
Gösterinin başlaması için yukarıda biriken kalabalığın artması kimi zaman yarım saati geçiyor.
İlgi çekmek için dışarıda küçük bir şov daha yapıyor İsmail Yavuz eşi ile.
Motosikletin tekerlekleri altındaki zemindeki hareket eden merdaneler vasıtasıyla dönmeye başlıyor.
Bu esnada eşi arkasında otururken bir ara ayağa kalkıyor.
Bu şov az sonra içeride yaşanacakların habercisi oluyor meraklı gözler için.
Az sonra başlayacak !
Son üç dakika ! anonsları bitmek bilmiyor.
Üst taraftan fotoğraflamak içimden gelmiyor ilk başta.
Aşağıda olmalıyım diyorum.
İsmail'e ricada bulunuyorum.
Sonuç olumsuz.
Bir hayli de fotoğrafçı var zaten panayırda.
Daha önce teklif eden olmamış ama baş edemem diyor kibarca.
Güvenlik açısından da risk alamayacağını söylüyor.
Hayalkırıklığımla karışık tebessüm ediyorum cevabına.
Öğle vakti olmuş da geçmiş bile.
Hiç farkına bile varmıyorum.
At pazarının olduğu dere kenarında kuzu çevirme çadırları var.
Kırkpınar Sarayiçi'nde rastladığımı hatırlıyorum benzerlerine.
Etin, alkolün ve de gırnatacıların eşliğinde ayrı bir şenlik yaşanıyor.
Çoğu adeta seyyar mehyaneler haline gelmiş.
Bir iki tanesi var ki bir hayli kamufle olmuş durumdalar.
Gizemli bir durum olduğu ortada.
Merak edip arka tarafdan bir göz atıyorum.
Sesi kapalı olarak özel gösterimli filmler oynatılıyor.
Yavaş yavaş hava kararmya başlıyor.
Seyyar lambaların etkisini tahmin edebiliyorum.
Çantamdaki diyafram açıklığı en büyük objektifim olan 50 mm'nin zamanı geliyor.
Gerçekten de gece ayrı bir güzel panayır.
Her tarafın rengarenkliğine bu sefer de ışılışıllığı ekleniyor.
Gündüz bunaltan sivrisineklerin de lambalar etrafına kümelenmesiyle katılımcı sayısı gittikçe artıyor.
Yolum yine motosikletli akrobat Karadenizli İsmail'e çıkıyor.
Gündüzden bu yana bayağı yorulmuş olsa da kazançlı bir gün geçirdiği belli.
Aşağıdan çekim yapmayı çok istediğimi son bir kez daha yineliyorum.
Halimi anlamış olacak ki küçük bir tebessümle 'bekle' diyor.
Bu cevabın aslında 'evet' olduğunu tahmin ederek tatlı bir sevinç yaşıyorum.
Hangi objektifi kullanmalıyım, nerede durmalıyım gibi sorular beynimde uçuşuyor.
Durumun tehlikesi, aşırı ses desibeli umrumda bile değil.
Yaklaşık bir saat kadar bekliyorum.
Bu arada balkondaki seyirci şansımdan olsa gerek ki en yüksek kalabalığa çıkıyor.
Heyecanım gittikçe artmakta.
Elimin titrediğini farkediyorum.
Sanki motosikletle o şovu ben yapacağım.
Aşağıdan kapıyı açıp girdiğimizde yukarıdan bakan bir dolu yüzün
fotoğrafçı sürprizi ile karşılaşmış olmalarından olacak ki 'ooooooo' nidaları geliyor kulağıma.
Aslanların kafeslerinin açılmasını bekleyen bir gladyatörüm artık.
Fotoğraf çekmeyi bile unutacak duruma geliyorum.
O an 'ey fotoğraf senin yüzünden daha neler göreceğim' in mimiklerini yapmakla meşgulum.
Motor çalışıyor.
O nasıl bir ses !
İçinde bulunduğumuz silindir yapının da etkisiyle kulakları sağır edercesine bir vızıltı.
Beşiktaş tribünlerinden antrenmanlı kulaklarım duruma çabuk adapte oluyor.
İsmail Yavuz'u göremiyorum bile.
Kafamı çevirdiğim yerden kayboluyor.
O ana kadar bastığım bir iki deklanşörde İsmail Yavuz yok...
İkinci bir şansımın olmayacağını biliyorum.
Bir noktaya çerçevemi sabitliyorum.
Oradan geçtiği anda basıyorum artık deklanşöre.
Sonuç; yakaladım İsmail seni ! ...
Hava kararana kadar basmadığım sayıda deklanşöre basıyorum.
Ömrüm boyunca büyük ihtimalle bir daha bulunmayacağım bir anda fotoğraf çekiyorum keza.
Yatay ve dikey kadrajlar, pan denemeleri, seyircileri çekeyim derken şov bitiyor.
Yukarıda kopan alkış ve ıslıklara havada uçuşan banknotlar konfeti kılığıyla eşlik ediyorlar.
Hareketli ilk günü ona yakışırcasına haraketle tamamlıyorum.
Sabah, panayırın tamamını epeyce yüksekten görmek ve göstermek istiyorum.
Genele hakim bir yükseklik bulmam bir hayli zor.
Ancak demiryolunun arkasındaki evlerin damına çıkmam gerekiyor ki onlar da epey uzakta kalıyorlar.
Belediyenin itfaiye aracının merdivenine binip yukarıdan çekmek aklıma geliyor.
Belediye başkanına gidip rica etsem ne kaybederim.
Başkanı buluyorum ve ricamı söylüyorum.
Bir asıra ulaşmış panayırı yukarıdan fotoğraflamak ve de bu fotoğrafı belediye arşivine vermekten bahsedince,
fikrin hoşuna gittiğini anlıyorum.
Gülerek ‘korkmazsan elbette olur’ diyor.
İtfaiye müdürünü çağırıp direktifini veriyor.
Müdür, havanın rüzgarlı olduğunu yaklaşık 20 metre yükseklikte
Bu etkinin daha da artacağından bahsediyor.
Ertesi gün öğle saatlerinde rüzgarın durumuna bakıp öyle deneyelim diyor.
Daha önce bir itfaiye merdivenine hiç çıkmadım ama yükseklik korkum tahammül edebileceğim sınırda.
Denemekte fayda var.
O andan sonra panaromik olarak çekimleri beynimde bitirdim bile.
Ertesi gün CF karta kaydetmek için meydana geldiğimde araç hazır edilmiş.
Biraz tedirgin olsam da heyecanla tırmanıyorum vince.
Tellerin olmadığı bir konum seçerek yükselmeye başlıyorum.
Orta yükseklik bile yeter de artak bile istediğim açıya.
Fakat son noktaya kadar yükseltiyor operatör vinci.
En ufak hareketimde bile sallanıyor içinde bulunduğum sepet.
Vizörden bakarken çok tedirgin oluyorum ilk saniyelerde.
Sonrası ise panoromik bir şölen adeta.
Bulutlar da anlaşmamıza uyup randevuya zamanında gelmişler.
Bir ara aşağı bakıyorum; yukarı bakan onlarca göz.
Evdekiler iyi ki görmüyorlar beni böyle diyorum içimden.
Çekimlerimi bitirip inmek istiyorum.
Sesimi veya işaretlerimi duymuyor operatör.
Islık çalmaya çalışıyorum heyecandan olsa gerek ki çıkartamıyorum o sesi.
Sohbete dalmış bizimkisi.
Şartların kaçınılmazlığıyla bir 360 derece daha yapıyorum vizörümle.
Panayırı bu açıdan görmek harika.
Özcan Yurdalan Hoca'nın atölyede bahsettiği geniş, orta ve yakın mesafe teoremleri geliyor aklıma.
Geniş mesafe bu olsa gerek.
Operatörün beni hatırlayıp indirmesi için yukarıdan yaptığım tuhaf hareketler tüm karizmamı mahvediyor.
Karizma sonunda yerde.
Panayırın toplanmasına da tanık olmak istiyorum ama zaman kısıtlı, yolum da epey uzun.
Yarın mesai başlıyor.
Fotoğrafa ayırdığım zaman ve emeğe doyamadan vedalaşıyorum PAVLİ ile.

 

 

 

Özgeçmiş - Hüseyin TÜRK

 

1977 Ankara doğumludur.
Grafik tasarımcı olarak meslek hayatına devam ediyor.

Mart 2007’de AFSAD’a üye oldu.

26. Olağan Genel Kurul 2007-2008 Döneminde Yönetim Kurulu Üyeliği görevinde bulundu.
Derneğin resmi yayın organı Kontrast’ın yayın ekibinde 2.5 yıl gönüllü çalıştı.
3. Kur (İleri Düzey Eğitim) Seminerinde Fazlı Öztürk’ün asistanlığını yaptı.
AFSAD 7. Belgesel Fotoğraf Sempozyumu düzenleme komitesinde görev yaptı.

'Buyrun Er Meydanına' adlı ilk kişisel sergisini Kasım 2007'de Ankara'da açtı.
Yurtiçinde ve yurtdışında karma sergilere katıldı.

'Nakavt', 'Aşura', 'Fırat'ın Kıyısından Suriye', 'Mardin', 'San-AT', 'Üzülmez'
adlarında belgesel fotoğraf serileri yayınladı.
 
Işığın peşindeki yolculuğuna kişisel olarak iki,
ortak ise üç adet belgesel projelerinin çekimlerine devam ediyor...

 

 

 

 

Proje sahibine iletmek istediğiniz mesajı form aracılığıyla gönderebilirsiniz.

Adınız:[ ! ]
Soyad:[ ! ]
E-Mail:
Konu:
Mesajınız:
Onay Kodu: Captcha
Onay Kodunu Girin:[ ! ]
 



Share



   


COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.