|
||||||||||||||||
1 Mayıs 2008 - Ali ÖZ1 MAYIS 2008, TAKSİMHer şey, Başbakanın “Ayaklar baş olursa kıyamet kopar” demesiyle başladı. Yaşanan olaylara bu günden baktığımızda aslında bunun küçük bir kıyamet olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Sendikalar, kutlamaları Taksim’de yapmak istiyordu. Sanki takımları şampiyon olmuş gibi.. Ya da ne bileyim yılbaşı gecesi yeni yılı kutlar gibi.. Birkaç küçük taciz olsa da önemsenmezdi. Gülünüp geçilir, o büyük coşkuya zeval vermesine göz yumulmazdı. Bunların küçük ayrıntılar olduğu düşünülürdü.
Sonra Vali çıkıp açıklama yaptı. “Taksim gösteri alanı değildir. Eğer burada gösteri yaparsanız güç kullanırım” dedi. Ortam gerildi. Sonra Başbakan tekrar açıkladı; “Taksim’de gösteri ya da yürüyüş yapılamaz” Ortam gerilmeye devam etti.
Sonra bir başka aklıevvel, “Taksim de yürüyüş ya da mitinge izin verirsek bunun ekonomik olarak maliyeti çok yüksek olur” dedi. Sonra bir gurup medya bunu tartıştı. Ekonomi ne kadar hasar görürdü?
Sonra sendikalarla Başbakanın pazarlığını izledik. Başbakan “Nuh” diyor, ama Nuh’un peygamberliğini kabul etmiyordu. O son görüşmenin yapıldığı tarih 30 Nisan akşamıydı.
O gece, güç kullanmaya meraklı Vali’nin emriyle Büyükşehir Belediyesi’nin “İşçileri” Taksim meydanına polis bariyerlerini kamyon kamyon taşıdılar. Bu işçiler kendi bayramlarını kutlamalarını engellemek için çalışmaları karşısında “Bu ne yaman çelişki?” diye düşünmüşler midir? Yoksa 1 Mayıs’ı bölücü eylem zanneden ve meydanlara çıkmayan herhangi bir sendikanın bireyleri midirler bilinmez.
Ertesi sabah emekçiler, sabahın ilk ışıkları ile birlikte 1 Mayıs coşkusunu yaşamak üzere DİSK’in önünde toplanmaya başladı. Bu durum, hükümet erki tarafından dayanılamaz ve oluşumu kabul edilemez bir durumdu. Polisler (ki onlar meydanlarda işçilerle memurlarla birlikte coşkuyla 1 Mayıs’ı kutlaması gerekenlerdir.) dağılmalarını istedi. İşçiler-emekçiler dağılmadılar. Polisler duruma el koyarak, devlet otoritesinin zedelenmesine engel olmak üzere işçileri dağılmaya ikna etmeye çalıştılar. Bazı kendini bilmezler (!) dağılmak istemedi. Bu durumda güç kullanmak kaçınılmazdı. Kullanıldı. Ama kantarın topuzu ile ilgili bilgi sahibi olmayan polisler, eskilerin dediği gibi” Allah yarattı demeden” giriştiler insanlara. Bakın burada insanlara diyorum, işçilere demiyorum. Çünkü artık o saatten, o dakikadan itibaren, işçi- emekçi, çoluk-çocuk, genç-yaşlı, hasta-sağlam, yerli-yabancı demeden bastılar sopayı. Yani turistler de nasiplerini aldılar polisin copundan. Onların memleketinde polis vatandaşı kovalamak, sopalamak değil, onu korumak kollamak için var demek ki, bazıları duruma şaşırdılar. Ne ihtirastır ki, dayaktan kaçıp acil servise sığınan insanların üzerine biber gazı attılar. Hastanede göz gözü görmez oldu. Ne doktor, ne hemşire, ne hasta ne de hasta yakını kalmadı etkilenmeyen. Allahtan kötü bir durum (daha kötü ne olabilirdi diye düşünüyorsunuz biliyorum, ama bu biber gazı yüzünden bir hastanın ölümünden daha kötü bir şey aklıma gelmiyor) ortaya çıkmadı. İstanbul Emniyet Müdürü de zaten akşam saatlerinde yaptığı açıklamasında bu durumu belirtti, hiçbir olumsuzluk yaşanmamıştı.(!) DİSK’in önünde yerde sersemlemiş bir şekilde yatan kıza tekmeyi basıp yeniden devirmelerini, ya da gazetecinin kolunu kırmalarını ya da turistleri bile sopalamalarını hatta yakaladıkları herkese biber gazı sıkmalarını olumsuzluklar arasına koymuyoruz. Ama zaten kazanılmış bir meydan muharebesinin ardından yaralılar sayılmaz bile. Hem zaten müfettişler polisin güç kullanımının “Orantısız” olduğunu incelemelerinde anlamışlar. Kolu kırılan gazetecinin diğer insanlar gibi Cumhuriyet gazetesinin bahçesine sığınmak istemeleri polisi tahrik etmiş. Hem zaten gazeteci olduğu da belli olmuyor muş. Fotograf makinesi ya da basın kartı da boynunda değilmiş. E bu durumda kolunun kırılması da normal sayılıyor demek ki. Zaten bu işlerden sorumlu iki adet polis varmış. Diğerleri görevini yapan normal insanlarmış.
Niyeyse mahkemenin biri (İstanbul 9. İdare Mahkemesi) geçen yılki 1 Mayıs kutlamalarında polis saldırısı sonucu yaralanan Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Alper Turgut’u haklı bulmuş ve İçişleri Bakanlığını Bin YTL tazminat ödemeye mahkum etmiştir. Hatta mahkeme heyeti şunu da demiştir : “İçişleri Bakanlığı personel seçimi ve yetiştirilmesi konusunda gerekli yükümlülükleri yerine getirmeyerek hizmet kusuru işlemiştir.” Şimdi konuşulan şey ise bu kararın, üzerinde orantısız güç kullanılan işçi ve emekçiler için emsal teşkil edip etmeyeceği konusudur.
Aynı şey, AP (Avrupa Parlamentosu) Türkiye raporunda da yer almaktadır. Rapor : “1 Mayıs’ta göstericilere karşı Türk Polisinin aşırı güç kullanımını ortaya çıkaran raporların kaygı verici olduğunu..” söylemektedir. Başı sıkıştığında “Avrupa Avrupa duy sesimizi !” diye bağıran iktidar, bu kez süt dökmüş kedi gibi sus pus oturmaktadır. Nasılsa Avrupa Parlamentosunun kararları bağlayıcı değildir. Ama Türkiye’nin Avrupa’dan bakıldığında nasıl göründüğünü gösterir.
Seneye Taksim’de 1 Mayıs gösterilerini yine yasaklaması olasılığı olan hükümet acilen “Orantılı güç kullanımı” konusunda personelini eğitmeli hatta gerekirse onları kampa almalıdır. Ancak seneye bu iktidarın halen görev başında olup olmayacağı, erken bir seçimde dayak attığı-attırdığı halktan oy alıp almayacağı konusu ise şüphelidir. Özgeçmiş: Ali ÖZAnkara Siyasal Bilgiler, Basın Yayın Yüksek Okulu (Ankara İletişim Fakültesi) Radyo Televizyon bölümü mezunudur.
Fotoğrafa 1979 yılında elindeki kısıtlı para ile edindiği bir makine ve bir agrandizör ile başladı. Fotoğrafı kendisine en yakın iletişim aracı olarak gördü ve düşüncelerini şöyle özetledi yıllar önce yapılan bir söyleşide "İnsan açlığa katlanabiliyor ama sevgisizliğe, tutkusuzluğa ve amaçsızlığa katlanamıyor .Benim de insan sevgimin odaklandığı, en dolaysız ve en somut bir sesleniş aracı oldu fotoğraf sanatı"
Proje Sahibine MesajProje sahibine iletmek istediğiniz mesajı form aracılığıyla gönderebilirsiniz.
|
|
|||||||||||||||
|
||||||||||||||||