Ana Sayfa > Projeler > Bizim Hrant



Bizim Hrant - Ali ÖZ

Bizim_Hrant.JPG
Bizim_Hrant_(1).jpg
bizimhrant_2.jpg
Bizim_Hrant_(3).jpg
Bizim_Hrant_(4).jpg

Bizim_Hrant_(5).jpg
Bizim_Hrant_(6).jpg
Bizim_Hrant_(7).jpg
Bizim_Hrant_(8).jpg
Bizim_Hrant_(9).jpg

Bizim_Hrant_(10).jpg
Bizim_Hrant_(11).jpg
Bizim_Hrant_(12).jpg
Bizim_Hrant_(13).jpg
Bizim_Hrant_(14).jpg

Bizim_Hrant_(15).jpg
Bizim_Hrant_(16).jpg
Bizim_Hrant_(17).jpg
Bizim_Hrant_(18).jpg
Bizim_Hrant_(19).jpg

Bizim_Hrant_(20).jpg
Bizim_Hrant_(21).jpg
Bizim_Hrant_(22).jpg
Bizim_Hrant_(23).jpg
Bizim_Hrant_(24).jpg

Bizim_Hrant_(25).jpg
Bizim_Hrant_(26).jpg
Bizim_Hrant_(27).jpg
Bizim_Hrant_(28).jpg
Bizim_Hrant_(29).jpg

Bizim_Hrant_(30).jpg
Bizim_Hrant_(31).jpg
Bizim_Hrant_(32).jpg
Bizim_Hrant_(33).jpg
bizim_hrant_34.jpg

Bizim_Hrant_(35).jpg
Bizim_Hrant_(36).jpg
Bizim_Hrant_(37).jpg
Bizim_Hrant_(38).jpg
Bizim_Hrant_(39).jpg

Bizim_Hrant_(40).jpg
Bizim_Hrant_(41).jpg
Bizim_Hrant_(42).jpg
Bizim_Hrant_(43).jpg
Bizim_Hrant_(44).jpg

Bizim_Hrant_(45).jpg
Bizim_Hrant_(46).jpg
Bizim_Hrant_(47).jpg
Bizim_Hrant_(48).jpg
Bizim_Hrant_(49).jpg

Bizim_Hrant_(50).jpg
Bizim_Hrant_(51).jpg
Bizim_Hrant_(52).jpg
Bizim_Hrant_(53).jpg
Bizim_Hrant_(54).jpg

Bizim_Hrant_(55).jpg
Bizim_Hrant_(56).jpg
Bizim_Hrant_(57).jpg
Bizim_Hrant_(58).jpg
Bizim_Hrant_(59).jpg

Bizim_Hrant_(60).jpg
Bizim_Hrant_(61).jpg
Bizim_Hrant_(62).jpg
Bizim_Hrant_(63).jpg
Bizim_Hrant_(64).jpg

Bizim_Hrant_(65).jpg
Bizim_Hrant_(66).jpg
Bizim_Hrant_(67).jpg
Bizim_Hrant_(68).jpg
Bizim_Hrant_(69).jpg

Bizim_Hrant_(70).jpg
Bizim_Hrant_(71).jpg
Bizim_Hrant_(72).jpg
Bizim_Hrant_(73).jpg
bizim_hrant_74.jpg

Bizim_Hrant_(75).jpg
Bizim_Hrant_(76).jpg
Bizim_Hrant_(77).jpg
Bizim_Hrant_(78).jpg
Bizim_Hrant_(79).jpg

Bizim_Hrant_(80).jpg
Bizim_Hrant_(81).jpg

Başka Bir Dünya Mümkün mü ?

ŞULE TÜZÜL

Düşünüyorum…


Aslında şu an düşündüklerimi, kendimi bildim bileli düşünüyorum. Hrant Dink gibi, düşüncelerinden dolayı, düşünceyi yoketmek uğruna bebeklerden katiller yaratan zihniyetlerin ülkeme bıraktığı her utançta, insanlığa yeniden ve yeniden bırakılan her utançta, aynı düşünce ve duygular içimde ayaklanıp dile geliyor.


19 Ocak 2008’de, Hrant Dink’in ölüm yıldönemi törenlerinde, Ali Öz tarafından çekilen fotoğraflara bakıyorum…


Düşünüyorum…


Bir fotoğrafta, Hrant Dink’in eşi Rakel Dink. Onun fotoğraftan taşan acısının karşısında, benim bu fotoğrafa bakarken duyduğum acıdan nasıl bahsedebilirim ki? Elinde bir mum yanıyor, mumun alevi Rakel Dink’in neredeyse tüm bedeni ve yüzü ile anlattığı acının simgesi olmuş gözyaşını aydınlatıyor. Yanında oturan kadın, Rakel Dink’in yüzüne bakıyor, bu acıya bakmanın dayanılmazlığı var kadının yüzünde...


Fotoğraflara bakarken, dönüp dolaşıp yine bir Rakel Dink fotoğrafına takılıyorum. Bu sefer Rakel Dink’in yüzündeki sözcükler taşıyor fotoğraftan. Bir mumun aydınlattığı bir gözyaşına bakmaktan daha zor bu fotoğrafa bakmak; bir gözyaşına bakmaktan daha zor, bir insanın içine akan gözyaşlarına bakmak…


Düşünüyorum…


19 Ocak 2007’de amatör ve profesyonel birçok fotoğrafçı tarafından yüzlerce açıdan çekilen, bir ölümün fotoğrafını düşünüyorum… Hafızalarımıza çıkmamacasına kazınan ve ne zaman Hrant Dink dense, ne zaman katledilişlerden söz açılsa, ne zaman dile getiremediğimiz içimizden taşan bir çaresizlik ve isyan söz konusu olsa, hafızamızdan kopup gelen o fotoğrafı… Ben sanmıştım ki; sokak ortasında üzerinde kan lekeleri beyaz bir örtünün altında, yüzüstü düşüp kalmış, ayakkabılarının ucu birbirine dönük bir ölümün fotoğrafı zorbaları yaptıklarından utandırır, kanın kandan üstün olmadığını anlarız. Yüzbinler “Hepimiz Ermeniyiz, Hepimiz Hrant’ız” diye yürüdüğünde, ben sanmıştım ki bir ölümün tokadı bizi kendimize getirir, anlarız ki; düşünceler katledilemez, kan kandan üstün değildir, katiller ve bebekten katil yaratanlar yargılanır ve tarihin karanlık sayfalarında yokolmaya mahkum olurlar, düşünceler birbirini öldürerek değil, araştırarak, bilgi sahibi olarak, konuşarak, tartışarak ortak bir noktaya gelebilirler. Sanmıştım ki; herkes, insan olmanın erdeminin farkına varır da uygarlığa doğru yüzünü döner, vahşete değil…


Düşünüyorum…


Hiç de öyle olmadı. Bir yıl boyunca, utanç duyulacak bir ölümü değil, utancımızı ve üzüntümüzü dünyaya anlatmaya çalışan yüzbinlerin, neden “hepimiz ermeniyiz” diye yürüdüğünü konuştuk… Ülkemize ve insanlığa bu utancı bırakanları yargılamak yerine, katilleri ve yaratıcılarını kahraman ilan ettik. Kimsenin canını acıtmamış birini koruyamadık, ama katilleri koruduk. Kanın kandan üstün olmadığını kimse anlamadı, anlamamak yetmedi, bir vahşeti yücelten şarkılar yaptık, kanları ile bayrak yapmaya kalkan gençler yetiştirdik.


Düşünüyorum…


Hayat arkadaşını kalleşçe bir saldırıda yitiren bir kadının, acısının daha ilk günlerinde hepimize ders veren sesi kulaklarımda: “Yaşı kaç olursa olsun 17 veya 27. Katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.”


Düşünüyorum…


Rakel Dink’in 19 Ocak 2008 tarihli fotoğraflarına bakıyorum. Bakmaya utanıyorum. Çünkü bu yüzde, bir yıldır sorgulanmayan ve belki de hiçbir zaman sorgulanmayacak karanlığın, neler yapıldığının ve neler yapılmadığının, yani adil olmayan bir dünyanın ağırlığının derin izlerini görüyorum. Utanıyorum, çünkü dünyada bir insanın düşüncelerinden dolayı öldürülmesinden daha kabul edilemez ne olabilir, geride kalan eş ve çocuklardan daha önemli ne olabilir, onlara miras kalan acıdan daha önemli ne olabilir sorusunun cevabı içimi acıtıyor. Bu soruyu hala “kan”la cevaplamaya çalışan, kanı kandan üstün tutan birilerinin olduğu bilmek ve bu birileri ile “insan” denen aynı türe ait olmaktan utanıyorum.


Düşünüyorum…


Hrant Dink’in, bir yazısının başlığı, Andrei Tarkovsky'nin yönettiği 'Solaris' filminde duyduğunu ve yürekten inandığını söylediği bir cümleydi: “Dünyayı utanç kurtaracak!".


“Söz uçar, yazı kalır” diye bir laf vardır. Maalesef yazılar da hasır altı ediliyor, unutuluyor. Hele ki, okumanın, kitapların, düşünmenin ve düşündürmenin öcü gibi gösterildiği bizimki gibi toplumlarda. Bence söz de uçar, yazı da. Fotoğraf kalır!...


Düşünüyorum…


Düşündüğümde, bu kadar canım acırken, öyleyse var olabilir miyim? “Düşünüyorum öyleyse varım”ların mı, “Düşünüyorum öyleyse vurun”ların mı dünyası bu dünya? Düşündükçe eksiliyorum şimdi. Kanıma dokunduğu için birini yokedeyim, sonra başka birileri de kanlarına dokunduğu için beni katletsin, bu böyle sürüp gitsin. Böyle bir dünyayı kim istiyor? Düşündükçe eksiliyor muyum?...


Yine de düşünüyorum…


Görünen o ki, bu dünya zorbalara kalmasa da, dünyayı zorbalara teslim etmemek için nice canlarla bedeller ödense de, zorbalar zorbalıklarını yapmaya ve daha nice canlar almaya devam edecekler… Bu gerçeği bilmek başka, kabullenmek başka bir şey. Düşüncelerine katılsak da, katılmasak da, ne zaman düşünceleri uğruna bir can versek, biz, yani bazen binler, bazen yüzbinler, bazen milyonlar, yani insan olmanın sorumluluğunu taşıyan insanlar, utancımızı dünyaya duyaracağız, o canın yerini alacağız, o can olacağız. Başka bir dünyanın mümkün olduğu düşüne, zorbaların dünyasının gerçeğinden daha çok inanacağız… İnanmasak da, inanmak istediğimiz için mücadele edeceğiz…


Çocuklarımıza, inandıkları değerleri ve doğruları, kan dökerek, ölerek ve öldürerek değil, çalışarak, emek harcayarak, okuyarak, araştırarak varedebileceklerini öğretmemiz gerekiyor. Çocuklarımıza şairleri yakmanın, yazarları ve düşünürleri katletmenin kahramanlık değil, insanlık adına utanç olduğunu öğretmemiz gerekiyor.

 

Fotoğraf, ortaya çıktığı ilk günden beri, güzel bir dünya düşünün en sadık hizmetkarı oldu. Olmaya da devam edecek. Hrant Dink fotoğraflarının düşündürdükleri, yarattığı acı ve umutsuzlukla insana eksiliyormuş hissi verse de, fotoğraflar demlendikçe insanı güçlendiriyor, çoğaltıyor.

 

İnsan tarafsız olamaz, fotoğrafçılar da. İnsan, insanın tarafında olmak zordunda. İnsanın tarafında olan fotoğrafçılar varoldukça, Hrant Dink’ler unutulmayacak, unutulmasına izin vermeyecekler. Ali Öz’e ve insanı, insan olmanın ne demek olduğunu, inanmak istemediğimiz gerçekleri ve özlediğimiz düşleri unutturmayan, hatırlatan tüm fotoğrafçılara teşekkürü borç bilirim. Hatırlattıkları ile utanma duygumuzu ayakta tutan tüm fotoğrafçılara… Utandırdığınız için teşekkürler. Çünkü;


“Dünyayı utanç kurtaracak.”


ŞULE TÜZÜL

OCAK, 2008

Hrant Dink'in Mektubu

Ey Sevgilim
Ey sevgilim, ey birtanem, ey ‘ben’tanem!
Aç gözlerimi hadi...
Ve anımsa.
Günlük ezberimizin bozulduğu, sıradan söylemlerimizin kekeleştiği ilk göz sevişmelerimizi anımsa.
Sınırlanmış yaşantımızı ilk yırtışımızı...
Dayatılanlara, sunulanlara yenik düşmüş bakışlarımızın ilk dirilişini, direnişini...
Tarih yaratıyordu artık o gözler... Anımsa.
Yüklüydük, gayrı insani yüklerin en ağırıyla...
Aşk bu, kolay mı öyle kapıp da kaçmak? Kolay mı öyle tarih yaratıp da zamanın insafına terketmek?
Sırtlayıp taşınması gerekirdi geleceğe... Beslenmesi gerekirdi.
Azalmanın değil çoğalmanın hücresiydi sırtladığımız... Bütün hallerimizin çekirdeğiydi.
Artık silahımız da oydu... Atom bombamız da.
Nice acılı ve zalim çalkantıların arasından hep onun sayesinde sıyrılacaktık.
Onu kaybetmemeliydik. O bizim tarihte ilk kurtarılacak ve hep kurtarılacak üretim aracımızdı.
Zamanla hesaplaşmamızda, didişmemizde, cebelleşmemizde tek kalemizdi. “Büyük dünya”ya karşı verdiğimiz mücadelede “Küçük dünyamız”dı, savunma alanımızdı, sığınağımızdı.
Ey sevgilim, ey aşkım!
Sen var ya sen, hep uğruna mücadele ettiğim barıştın, huzurdun.
Farklı olma hakkımın, eşit yaşama arzumun ve özgürlük sevdamın köküydün.
Sen benim sonradan kazandığım sosyal bir hak değil, insan olma temelimdin. Ta kendimdin, halimdin.
Sakındığımdın. Ödediğim bedellerin nimetiydin.
Hep yaşadığım ama hiç erişemediğimdin.
Sevgilim!
İnan ben seni onursuz hiçbir sevdayla aldatmadım.
Bedelin pahalıydı, ödedim... Ödeyeceğim.
Ve günün birinde sevgilim, gözlerim yorulanda...
Çağır çocukları yanına.
Aç gözlerimi son bir kez.
Onlara bebeklerimi göster ve de ki:
“Sizin babanız beni işte bunlarla sevdi.”



VE RAKEL DİNK’İN MEKTUBU
Ah Sevgilim!


Çutağıma eş olmak bana verildi. Bugün çok acılı ve onurlu olarak buradayım. Ben, çocuklarım, ailem ve sizler, çok acılıyız. Bu sessiz sevgi biraz olsun bize güç katıyor, kederli bir sevinç yaşatıyor. İncil’den Yuhanna 15:13’te “Hiç kimsede, insanın dostları uğruna canını vermesinden daha büyük bir sevgi yoktur” der.


Sevgili dostlar, bugün bedenimin yarısını, sevgilimi, çocuklarımın babasını, ailemizin büyüğünü, sizin kardeşinizi uğurluyoruz. Sağdakine, soldakine, öndekine, arkadakine rahatsızlık, saygısızlık vermeden, sloganlar atmadan, pankartlar açmadan, sessiz bir saygı yürüyüşü gerçekleştiriyoruz. Bugün sessizlikle büyük bir ses yükselteceğiz. Bugün derinliklerin ışığa yükseldiği günün başlangıcıdır.


Yaşı kaç olursa olsun, 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.


Kardeşlerim, onun doğruluğa olan sevgisi, şefaflığa olan sevgisi, dostuna olan sevgisi onu buraya getirdi. Korkuya meydan okuyan sevgisi onu büyüttü. Diyorlar ki “O büyük bir adamdı”. Size sorarım, o büyük mü doğdu? Hayır. O da bizim gibi doğdu. O gökten değildi, o da topraktandı. Bizim gibi çürüyen bir beden, fakat yaşayan ruhu, yaptığı iş, kullandığı üslup, gözlerindeki, yüreğindeki sevgi onu büyük yaptı.


İnsan kendiliğinden büyük olmaz. İnsanı yaptıkları büyük yapar. Evet, o büyük oldu. Çünkü büyük düşündü, büyük söyledi. Bugün buraya gelerek hepiniz büyük düşündünüz, sessizce büyük konuştunuz. Siz de büyüksünüz. Bugünle kalmayın, bu kadarla yetinmeyin.


O bugün Türkiye’de milat yaptı. Sizler de mührü oldunuz. Onunla manşetler, onunla konuşmalar, onunla yasaklar değişti. Onun için dokunulmazlar veya tabular yoktu. Kelamda dediği gibi yüreğinden taştı. Büyük bir bedel ödedi.


Bedellerin ödendiği gelecekler Hrantları severek, Hrantlara inanarak olur. Nefretle, hakaretle, kanı kandan üstün tutarak olmaz. Bu yükseliş karşısındakini kendin gibi görerek, kendin gibi sayarak olur.


Ah kardeşler, Hisus’un yardımıyla ev cennetinden ayırdılar. Göksel ve ebedi cennete kanat açtırdılar. Gözleri daha yorulmadan, bedeni daha yaşlanmadan, daha hasta olmadan, sevdiklerine doymadan kanat açtırdılar göksel cennete. Biz de geleceğiz sevgilim. Biz de geleceğiz o eşsiz cennete. Oraya yalnız ve yalnız sevgi girer. İnsanların ve meleklerin dillerinden üstün olan, peygamberlikten üstün olan, bütün sırları bilmekten üstün olan, dağları yerinden oynatacak imandan üstün olan, varını yoğunu sadaka vermekten üstün olan, bedenini yakılmaya teslim etmekten üstün olan, yalnız ve yalnız sevgi girecek o cennete.


Orada gerçek sevgi ile bir arada ebedice yaşayacağız. Kimseyi kıskanmayan sevgi, kimsenin malında gözü olmayan sevgi, kimseyi öldürmeyen, kimseyi aşağılamayan sevgi, kardeşini kendinden üstün tutan sevgi, kendi hakkından vazgeçen sevgi, kin tutmayan sevgi, bağışlayan sevgi, kardeşinin hakkını savunan sevgi, Mesih’te bulunan sevgi, bize dökülmüş olan sevgi.


Yaptıklarını, konuştuklarını kim unutabilir sevgilim? Hangi karanlık unutturabilir sevgilim? Olmuşları, olanları kim unutturabilir? Korku unutturabilir mi sevgilim? Yaşam mı? Zulüm mü? Dünyanın zevkü sefası mı sevgilim? Yoksa ölüm mü unutturacak sevgilim? Hayır, hiçbir karanlık unutturamaz.


Ben de sana yazdım aşk mektubunu sevgilim. Bana da ağır oldu bedeli sevgilim. Bunları yazabilmeyi Hisus’a borçluyum sevgilim. Herkesin hakkını herkese geri verelim sevgilim.


Sevdiklerinden ayrıldın, çocuklarından, torunlarından ayrıldın, burada seni uğurlayanlardan ayrıldın. Kucağımdan ayrıldın. Ülkenden ayrılmadın.

Özgeçmiş: Ali ÖZ

Ankara Siyasal Bilgiler, Basın Yayın Yüksek Okulu (Ankara İletişim Fakültesi) Radyo Televizyon bölümü mezunudur.

 

Fotoğrafa 1979 yılında elindeki kısıtlı para ile edindiği bir makine ve bir agrandizör ile başladı. Fotoğrafı kendisine en yakın iletişim aracı olarak gördü ve düşüncelerini şöyle özetledi yıllar önce yapılan bir söyleşide "İnsan açlığa katlanabiliyor ama sevgisizliğe, tutkusuzluğa ve amaçsızlığa katlanamıyor .Benim de insan sevgimin odaklandığı, en dolaysız ve en somut bir sesleniş aracı oldu fotoğraf sanatı"


Gençlik yıllarında sosyal politika alanlarında uzun süre çalıştı, kooperatifler ve sendikalarda geçirdiği yıllar kendine özgü görüşlerinin oluşmasında etken oldu.


Daha sonra basın fotoğrafçılığına gönül veren A1i Öz; kendi deyimiyle "politik belgesel fotoğraf çeker" ve bunu bir misyon haline getirmiştir, bu nedenle Türkiye'deki her toplumsal olayda onu görmek mümkündür.


Sırasıyla Nokta, Güneş, Milliyet, Cumhuriyet, Aktüel ve Tempo'da çalışmış, NTV
MAG Dergisi'nin fotoğraf editörlüğünü yapmış olup halen serbest çalışmaktadır.


Çeşitli nedenlerle gittiği Asya, Avrupa, Afrika, Amerika ve Avustralya'da çektiği fotoğrafların konusu: Çalışan insan, üreten insan, çaresiz insandır. Ali Öz, bu tutumunu “İnsan sever ve sevdikleri için savaşım verir” sözleri ile açıklıyor.


Yurt içinde ve dışında pek çok sergi açan ve dia gösterisi yapan Ali Öz, fotoğraflarıyla sayısız ödül ve mansiyon aldı.

Proje sahibine iletmek istediğiniz mesajı form aracılığıyla gönderebilirsiniz.

Adınız:[ ! ]
Soyad:[ ! ]
E-Mail:
Konu:
Mesajınız:
Onay Kodu: Captcha
Onay Kodunu Girin:[ ! ]
 






   

COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.