Ana Sayfa > Projeler > Irak Savaşı Protestosu 5. Yıl



Irak Savaşı Protestosu 5. Yıl

iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_001.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_002.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_003.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_004.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_005.jpg

iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_006.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_007.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_008.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_009.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_010.jpg

iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_011.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_012.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_013.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_014.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_015.jpg

iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_016.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_017.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_018.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_019.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_020.jpg

iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_021.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_022.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_023.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_024.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_025.jpg

iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_026.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_027.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_028.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_029.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_030.jpg

iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_031.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_032.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_033.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_034.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_035.jpg

iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_036.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_037.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_038.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_039.jpg
iraq_savas_protestosu_5yil_ali_oz_040.jpg

Yalnız Analar Ağlar

ŞULE TÜZÜL

Akşam yeli eserken savaş alanında,
düşman yenilmişti.
Telgraf telleri çınlaya titreye,
iletti haberi uzaklara.

Bir ucunda dünyanın,
yükseliverdi bir acı uluma.
Çılgın bir çığlık koptu
kızgın ağızlarda gök boşluğunda.
İlenmekten soldu binlerce dudak.
Binlerce dudak sıkıldı kudurmuş bir hınçla.

Öbür yanında dünyanın,
bir sevinç çığlığı ağdı gökyüzüne,
sarıldılar birbirlerine, tepindiler delirmiş gibi.
Ciğerler şişti, göğüsler kabardı.
Binlerce dudak mırıldandı eski duaları.
Kaskatı olmuş binlerce dindar el,
kenetlendi o saat birbirine.

Gece yarısına doğru,
telgraf telleri hâlâ sayıyordu,
savaş alanındaki ölüleri.

Sonra, dost düşman bütün insanlar birden sustu.

Yalnız analar ağladı,
dünyanın iki ucunda.

(Yeni Destan, Yazan: Bertolt Brecht, Çeviren: A.Kadir- A. Bezirci)

 

Savaş fotoğraflarının savaşı durdurmaya gücünün yetip yetmediğine, zaten böyle bir becerisi olsaydı bugün hala tüm şiddeti ile devam eden savaşların olmayacağına dair sonu gelmez tartışmalar süredursun, “fotoğraf tüm görsel araçlar içinde en güçlü olanıdır” tümcesi bu konuda söz sahibi ve aynı zaman pek çok farklı görüşteki insanın buluştuğu bir noktadır. Fotoğraf ile ilgilensin ilgilenmesin, savaş karşıtı güçlü bir bilince sahip kişileri bu konuda tetikleyen ilk etkin yaşanmışlık, bir savaş fotoğrafı ile karşılaşılan andır. Savaşa neden karşı olunduğuna dair verilen örneklerde, tarihe damgasını vurmuş savaş fotoğraflarının yeri büyüktür.

 

Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak adlı kitabında, konuyu enine boyuna masaya yatırmış, fotoğrafın altına yazılacak yazılar sayesinde fotoğrafın birbirine zıt pek çok düşünceyi aynı şiddette ifade edebileceğine dikkat çekerken, “Yazılı bir metnin aksine fotoğraf, yalnızca tek bir dile sahiptir ve potansiyeli itibariyle gelecekte de başka bir dili olmayacaktır” diyerek, fotoğrafın görsel anlamda tek bir sözcükle sayfalarca düşünce ve duyguyu anlatabilme gücüne dikkat çekmiştir. Savaş karşıtı her türlü eylem ve bu eylemlerin bir parçası olarak kabul edebileceğimiz savaş fotoğrafları, savaşı durduramıyorsa neden varlar, ne işe yarıyorlar öyleyse?

 

Aynı kitapta yer alan Virginia Woolf’un “Günümüzde savaşlara son verilebileceğine kim inanır?” cümlesi ile başlayan, savaşların asla sona ermeyeceği umutsuzluğuna ben de katılıyorum. İnsanoğlunun, adı savaş olmayan olaylarda bile, vahşetinin sınır tanımazlığına tanık olmak bu umutsuzluk için yeterli bir neden.

 

Umutsuzluğumuzu, Amerika’nın dünyanın diktatörü olma rolünü hiç çekinmeden oynadığı ve bu oyuna kendi çıkarları uğruna alkış tutan “gelişmiş” ülkeler ile alkış tutmak zorunda kalan “gelişmemiş/gelişmekte olan” ülkeler elbette güçlendiriyor. Ufukta bu umutsuzluğu hafifletecek güneş ve yıldızlar da görünmüyor, maalesef.

 

Amerika’nın Irak’ı ilk işgal ettiği yıllarda, işim gereği verdiği bir eğitime katıldığım Amerika’lı bir eğitmenle aramızda, dünyanın silahlanmasına dair bir diyalog geçmişti. Kişiliğine ve mesleğindeki başarısına saygı duyduğum, yetmişini geçmiş ton ton bir ihtiyardı. Uzun yıllar Amerikan ordusunda görev yapmıştı. Biraz da o yıllara dokundurarak, dünya ülkelerinin karşılıklı silahlanmasının neye yaradığını ve “son”un ne olacağını sorduğumda, bana şöyle dedi: “şunu hiç unutma; hiç kimse bir savaşta bizzat savaşan birinden daha çok savaştan nefret edemez!”

 

Savaştan nefret eden milyonlarca insan, savaş alanlarına gidip savaşıyor, savaştan nefret eden yine milyonlarca insan savaşlar olmasın diye meydanlara çıkıyor, savaşa karşı olduklarını söyleyen ülkeler, ki hepsi bunu söylüyor, savaş olmasın diye demeçler veriyor, ama savaşlar yine oluyor, yine oluyor…

 

Beni savaş gerçeği ile ilk yüzleştiren, Coşkun Aral’ın Sözün Bittiği Yer isimli kitabının kapak fotoğrafı oldu. Yıllar önce, bir kitapçıda bana uzak ama iyi görebileceğim bir mesafede duran kitap kapağı ile karşılaştığım o an, maruz kaldığım en sarsıcı tokatlardan biriydi. Kitabın fotoğraflarına bakma cesaretini ancak birkaç yıl sonra kazanabildim. Ve daha nice savaş fotoğrafı ile yüzleşme cesaretini de…

 

İnsanoğlunun vahşetini fotoğraflarda gördükçe, fotoğraflara olan saygım ve inancım arttı. Evet, Susan Sontag’ın da dediği gibi, savaş ve vahşet fotoğrafları, bir açıdan insanın bu konulardaki bilincini ve duyarlılığını ayaklandırırken, bir yandan da önlenemeyen savaşlara ve bu savaşların dehşetine alışmamızı sağlıyor. Buna rağmen, vahşetin fotoğrafları ile vahşete alışma riskinin, dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan vahşetin fotoğraflarla ya da diğer görsel araçlarla belgelenmesi, bu gerçeklerin görülmemesi ve görülmediği için yok sayılması riskinden daha önemsiz olduğunu düşünüyorum.

 

Tüm umutsuzluğumuza rağmen yapılabilecek tek şeyin; nasıl olursa olsun, hiçbir şey yapamasak bile, savaşa karşı olma bilincini ve duyarlılığını varetmek ve sürdürmek olduğuna inanıyorum. Savaşlara son verilmeyeceğini bile bile, fotoğraflar savaşın vahşetini göstermeye, kimse duymasa bile insanlar meydanlarda savaşa hayır demeye devam edecek. Amerika, diktatörlüğünü ilan etmiş olabilir, ama pek çok kişi tarafından dile getirilen bir gerçek de şu ki; dünya hala iki kutuplu: Amerika ve Amerika’ya karşı olanlar…

 

Üstelik bir savaşı durduramasa da, 1 Mart 2003’te Türkiye’de olduğu gibi, sokakları dolduran kalabalıkların baskısı, savaşa katkı sağlayacak bir girişimi durdurabildi. Her yıl 15 Mart’lar, savaşın karşısındaki bir duruşun günü olarak, tüm dünyayı aynı gün hep birlikte savaşa hayır diyen kocaman bir topluluğa dönüştürdü.

 

Viginia Woolf, yukarıda sözü geçen cümlesini şöyle sürdürüyor:

“Bizim bütün umudumuz (ki şimdiye değin boşa çıkmış bir umuttur bu), soykırımı durdurma, savaş yasalarını (savaşan tarafların uyması gereken ‘savaş yasaları’ diye bir şey vardır çünkü) ayaklar altına alıp çiğneyenleri adalet önüne çıkarma ve patlak vermesi muhtemel başka silahlı çatışmalar için görüşmelere dayalı alternatiflerin denenmesi için baskı yaparak bazı savaşları önleyebilme ihtimalinde yatmaktadır.”

 
Mart, 2008

 

 

FOTOGRAFCI GÖZÜYLE SAVAŞ;YA DA BAKIP GÖREMEDİKLERİMİZ GÖRÜP ANLAYAMADIKLARIMIZ

Cengiz Oğuz GÜMRÜKCÜ

Fotograf makinesi 1839’da Daguerre tarafından icat edildi. Seçkinlerin kullanacağı bir araç olarak icadından 30 yıl gibi kısa bir süre sonra fotograf, polis dosya kayıtları, savaş muhabirliği, askeri istihbarat, pornografi, ansiklopedi belgeleri, aile albümleri, kartpostallar, antropolojik kayıtlar, etik dersler verme, merak giderme adına her yere sızma yolu olarak, estetik etkiler yaratmak, haber röportajcılığı ve vesikalık fotograf için kullanılmaya başlandı. Halkın kullanması için yapılan ilk ucuz fotograf makinesi pazara kısa bir süre sonra 1888 de sürüldü.
 

1853 yılının Ekim ayında Kırım Savaşını fotograflayan Roger Fenton, savaşı yücelten birçok yalanı yerle bir ederek ölümü, parçalanmış cesetleri, yıkılmış binaları fotograflar sayesinde evlere taşıdı. Çünkü ilk savaş fotografcısı olan Fenton, ölümün tanıklığını savaş alanlarında yapmaya çalışmıştı. Teknolojik gelişimini tamamlayamayan fotograf aracılığı ile bir çatışmayı görüntülemek mümkün değildi. Elde edilebilen görüntüler savaş alanlarının terkedilmiş, yanmış ve yıkılmış görüntüsü idi. Ve bu fotograflarda övünülebilecek bir şey yoktu. Yine de Fenton’un yaptığı bu çalışmalar fotojurnalizmin ilk örnekleri olarak tarihe geçti. 

 

1870 yılında Fransa-Prusya savaşı sırasında yüzlerce fotograf çekilir. Komünün kısa ömründe savunucular, fotograflarının çekilmesi için barikatların üzerinde poz verirler. Bu fotograflar aracılığı ile polis tarafından tanınanların hemen hepsi kurşuna dizilir. Böylece tarihte ilk kez fotograf ihbar aracı olarak polise hizmet vermeye başlamıştır. 

 

Sonraki yıllarda fotograf teknolojisi gelişmiş ve Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren pek çok fotografcı kanlı savaşlara makineleri aracılığı ile tanıklık etmiş ve insanlara savaşın ne denli kötü bir şey olduğunu anlatmıştır. 

 

Peki, nedir bu savaş?
 

Bir asker savaşı şöyle tanımlıyor. “Politikanın askeri amaçlarla sürdürülmesi..” Bir diğer tanıma göre de Savaş, devletlerin ya da iktidar mücadelesi veren her türlü organizasyonun, özel ya da kamusal mülkiyeti, din otoritesini, milli birliği, ulusal ya da uluslararası ekonomik dengeleri korumak; saf ırk yaratmak ya da başka bir ırkı ortadan kaldırmak; kendi ideolojisinin egemenliğini kurmak amacıyla, tüm bunlara dayalı politikalar üreterek giriştikleri silahlı eylemler bütünüdür. Bu bütüne savaşa meşruluk kazandırmak için cinsiyetçi, militarist ve şiddeti içselleştiren bir toplum yaratma çabası da dahildir.

Bütün devletler yaratmak istedikleri savaşın –legal veya illegal yöntemlerle- zeminini hazırlamak zorundadır. 

Kuveyt savaşı esnasında bir Kuveyt hastanesini basan Iraklı askerler, erken doğmuş Kuveyt’li bebekleri kuvözlerinden fırlatıp atmış, ihtiyaçları olduğu gerekçesiyle kuvözlere el koymuşlardır. Bu hikayede kamuoyunu ikna etmek için eksik olan tanık da bir süre sonra yaratılır. Neyyire adlı kız bütün dünyanın yüreğine işleyen açıklamalarda bulunur. Savaş binlerce ölüyle sona erip "zafer"e ulaşıldığında Neyyire’nin, Kuveyt ABD Büyük Elçisinin kızı olduğu gerçeğinin artık hiçbir önemi kalmamıştır.

 

Devlet insanların duyarlılıklarının en yoğun olduğu kavramlarla oynayan masallar uydurup, ABD ve dünya kamuoyunun desteğini arkasına almayı hedeflemiştir.

 

Tüm savaşlar buna benzer yöntemlerle devletler tarafından meşrulaştırılır. Devlet başkanları savaş çığırtkanlığı yapmış ve bu korkunç masalların içine halkı da çekmiştir. Çünkü istenen, kamuoyu denilen bu edilgen topluma "evet" dedirtmektir.

 

Bugün de olan şey, "teröre karşı savaş" bahanesiyle yola çıkanların, kendi terörlerini dünya halklarından gizleme savaşıdır.

Savaşa hayır sloganı artık tek başına bir şey ifade etmiyor. Hemen her kesimden insanların kolaylıkla dile getirdiği bu slogan, savaş karşıtlığından çok savaşı tasnif eden ve kategorilere indirgeyen bir mantık içeriyor. Amacımız savaşın ve tahakkümün her biçimine karşı çıkmaktır.

  

Yazılı tarihin 3500 yılında savaş görülmeyen yalnızca 270 yıl vardır. Ve bu yıllar geride bıraktığımız 20. yüzyılı kapsamamaktadır. Savaşlar, tarih boyunca günümüze artarak gelmiştir. Ve artan yalnızca savaşların sayısı değil, içerdiği vahşet oranıdır. Geride bıraktığımız 20. yüzyıl ise tarihin en kanlı ve en cani kıyımlarına sahne olmuştur. Yakın tarihte Rusya’nın Afganistan’ı işgali sırasında, Afgan mücahitlerini bağımsızlık savaşı verdiği için kutsayanların çoğu, bu gün ülkedeki Taliban yönetimini lanetlemekte ve ülkeden atmak için Kuzey İttifakı denilen ne idüğü belirsiz eşkiya takımıyla işbirliği yapmaktadır. Zamanında CİA’nın desteklediği Usame bin Ladin adlı eşkiyanın karşısına bir başka eşkiya takımını çıkarmak ancak iti ite kırdırmak olarak tanımlanabilir.

 

Savaşların sonunda kendini bir Anka Kuşu gibi küllerinden yaratan çok az ülke bulabilirsiniz. Almanya ve Japonya II. Dünya Savaşı’nın yenik ülkeleri olmalarına rağmen bunu çok iyi başarmışlardır.

  

Milliyet Gazetesi yazarı Ece Temelkuran, 11 Eylül saldırılarının hemen ardından 16 Eylül’de kaleme aldığı yazısında şunları anlatıyor; Televizyondaki çekim tekniklerinin mesajları vardır. Uzaktan çekilmiş genel görüntü, olayın psikolojik etkisini ve gerçekliğini sizden uzaklaştırır. Bir insanın bütün vücudunun gösterilmesi dikkatinizi onun eylemine çeker.. Daha yakın bir portre görüntüsü, kişinin ne düşündüğüne odaklanmamıza yol açar. Gözlere, yüze yapılan yakın plan çekim ise o insanla empati kurmanızı sağlar. Şimdi soralım bakalım. ABD’nin Irak’a yaptığı saldırılarda kaç tane yakım çekim gördünüz? Sadece Bağdat üzerinde havai fişekler gibi uçan bombaları hatırlıyorsunuz değil mi? Sanki insanlar ölmedi gibi değil mi?

 

Geçelim Filistin’e... New Left Review’un 2000 Türkiye seçkisinde (Everest Yayınları) yayınlanan makalesinde Filistinli aydın Edward Said’in dediği gibi ABD televizyonları, terörün kaynağı olarak her zaman taş atan Filistinli gençleri gösterir. Onların hiçbir yakın çekimini göremezsiniz, hep topluluk halinde taş atmaktadırlar. Ya da Afrikalı açlar... onların hiç biriyle röportaj yapıldığını gördünüz mü? Sanki onların yaşadıklarına ilişkin düşündükleri bir şey yoktur; bu sanki onların doğal kaderinin sonucudur ve kabullenmişlerdir. Esmerlerin yaşadığı acı, hep genel görüntüdür. Ama olaydan on saat sonra hala ekranlarda döndürülen gözüne toz kaçmış itfaiyecinin yakın plan çekimleri çok yakın, çok gerçektir. Ortadoğu’daki bütün ölümler ise “genel görüntüdür”. Ortadoğu’daki insanların hissettikleri söylenen “sevinç” bütün tarih boyunca bir kez olsun kendi kaderlerinin bu kötü kaderi maniple eden ABD tarafından paylaşılmış olmasındandır. Diğer yandan bu sevincin bir “kamera hilesi ” olma olasılığı hala saklıdır. (Kaldı ki, bu yazı yazıldıktan bir kaç hafta sonra sevinçten göbek atan Filistinlilere ait bu görüntülerin, on yıl önce Körfez Savaşı sırasında çekilmiş görüntüler olduğu ortaya çıktı..C.O.G)

  

Ece Temelkuran ile aynı gazetede yazılar yazan Sina Koloğlu’da bir yazısında şunlardan bahseder; Haberlerdeki ölüm, yaralanma, saldırı görüntüleri hep tartışma konusu olu. Genel kanı, bu görüntülerin insan sağlığı üzerinde olumsuz etki yaptığı yönündedir. Böyle deyip işin içinden çıkarız. Ama kazın ayağı öyle midir? Liberation gazetesinde (1 Ekim 2001 tarihinde) ilginç bir yazı yer aldı. Profesör Louis Crocq (saldırıya uğrayan kurbanların ruhi sarsıntıları konusunda uzman) İkiz Kulelere yapılan saldırı ve bu görüntülerin TV’de izleyici üzerindeki etkilerini yorumladı; "Saldırı ile ilgili gazetecilerin canlı yayınlarda yaptığı yorumlar izleyiciyi görüntülerdeki şok edici etkiden kurtarıyor"...

"Neden izleyiciler bu görüntülere tutsak oldular" sorusuna profesörün cevabı şöyle: "Bu saldırının gerçek görüntüleri, ölüm, yıkım, korku ve hiçlik gibi hepimizin içinde, çocukluğumuzdan bu yana var olan düşlerimizi temsil etmektedir." Bu düşler yaşamımızın TV dışındaki her anında var. Günlük yaşamın her karesinde var. Ama nedense top, hep televizyona atılır. İşte bir bilim adamı bunun televizyon ile ilgili olmadığını, korkuların, yıkımların zaten yaşamın bir parçası olarak bizimle beraber hep dolaştığını anlatmış oluyor.

Canlı yayına bağlanan ve yorum yapan gazetecilerin de izleyici gözündeki etkisi profesör Crocq’a göre "olağanüstü" önemli. Şok edici görüntülerin üzerine yapılan canlı yayındaki yorum, duygusuz bir şekilde verilirse de kabul görmüyor... Ama bunun dozu çok önemli. İzleyiciyi gördüğü şok görüntülerden soyutlayacak, bir yerde kurtarıcı bir yorum o kadar önemli ki. Gazetecinin psikolog özelliği hiç aklınıza gelmiş miydi? Evet bu kadar önemli, yapılan yorumların tarzı ve dozu.

"Televizyon heyecandan arınmaya yardımcı oluyor"... Crocq "hatta heyecan duygusunu yönetiyor" diyor. Görüntülerdeki arka arkaya gelen farklı temalar içinde yer alan şok, kurbanlara duyulan acıma hissi, kurtarıcılara karşı duyulan destek, televizyondaki görüntülerin veriliş şekli ile yönetilmiş oluyor.

  

Savaş görüntülerini evlerimize, odalarımızın içine sokan muhabirleri düşündünüz mü hiç? Elindeki kamerayla tarihe tanıklık etmeye çalışan bu insanların üstlendiği zor görev, kimi zaman ölüm ya da yaralanma gibi riskleri içinde barındırıyor. Yalnızca işini yapmaya çalışan insanların üstlendiği bu risk çoğu zaman ölümcül olabiliyor. Reuters, savaş muhabirleri için hazırlamış olduğu yazıda bir takım öneriler getiriyor ve şunları sıralıyor:

  • Savaş muhabirliği her zaman her yerde kaçınılmaz olarak bir dizi riski gündeme getirse de, açık seçik tehlikelerden kaçınmanız gerekir. Ayrıca anlamsız risklere de girmemek gerekir.

  • Hiçbir haber, hiçbir fotoğraf, gazetecinin hayatından daha değerli değildir.

  • Her somut duruma göre risk değerlendirmesi yapmak ve ona göre tutum almak gerekir.

  • Yanınızda hiç bir zaman silah taşımayın, ayrıca silah taşıyan gazetecilerle birlikte dolaşmayın. Üzerinizde, üstü işaretlenmiş haritalar bulundurmayın, yanlış anlaşılabilir. Neyin fotografını çektiğinize dikkat edin. Genel kural olarak resim çekmeden önce bulduğunuz yerdeki birliğin onayını talep edin.

  • Cephenin her iki tarafında birden çalışma imkanına sahip iseniz, hiç bir zaman, bir tarafın askerî harekatı hakkındaki bilgileri diğer tarafa iletmeyin.

  • Duruma göre, kalabalığın içine karışacak şekilde herkesinkine benzeyen giysilere mi yoksa derhal farkedilecek bir giysiye mi bürüneceğinize karar verin. Her iki durumda da askerî ya da paramiliter giysilerden uzak durun.

Her durumda en çok çocuklar etkileniyor savaştan. Yani yarınlarımız.. Dünya barışını bu gün bizler göremesek de yarın kendilerinin yapacaklarını düşündüğümüz çocuklarımız.. Hepsi asker doğuyor ne yazık ki. Özellikle erkek çocuklarının hepsi savaşcı olarak eğitiliyor. Vahşet her yerde. Televizyonda.. Masum gibi görünen çizgi filmlerde.. Çocuk kitaplarında.. Ve yine hepsi savaşmayı, el bombasını, mayını, tüfeği, top oynamaktan daha önce öğreniyorlar. Şiddetle büyüyor çocuklarımız. Ve yarınlar için taşıdığımız umutlarımız da o şiddete kurban oluyor.

  


 

 Kaynakca:

 

1-Tahakküm ve Savaş Karşıtları İnisiyatifi EKİM 2001 tarihli İnternet sayfasından

2-Ece Temelkuran, Milliyet Pazar, Tozda Yürümek: Patlamayı okumak ve savaşın yeniden tarifi

3-Sina Koloğlu, Milliyet Gazetesi, (Kasım 2001)
4-Reuters Handbook for Journalists / Ian Macdowall, Butterworth-Heinemann Yayınevi, Oxford, 1992) Medyakronik sitesinden Foto Muhabirleri Derneği nin Sitesi için Çeviren Ragıp Duran. www.fmd.org.tr
 

 

Özgeçmiş: Ali ÖZ

Ankara Siyasal Bilgiler, Basın Yayın Yüksek Okulu (Ankara İletişim Fakültesi) Radyo Televizyon bölümü mezunudur.

 

Fotoğrafa 1979 yılında elindeki kısıtlı para ile edindiği bir makine ve bir agrandizör ile başladı. Fotoğrafı kendisine en yakın iletişim aracı olarak gördü ve düşüncelerini şöyle özetledi yıllar önce yapılan bir söyleşide "İnsan açlığa katlanabiliyor ama sevgisizliğe, tutkusuzluğa ve amaçsızlığa katlanamıyor .Benim de insan sevgimin odaklandığı, en dolaysız ve en somut bir sesleniş aracı oldu fotoğraf sanatı"


Gençlik yıllarında sosyal politika alanlarında uzun süre çalıştı, kooperatifler ve sendikalarda geçirdiği yıllar kendine özgü görüşlerinin oluşmasında etken oldu.


Daha sonra basın fotoğrafçılığına gönül veren A1i Öz; kendi deyimiyle "politik belgesel fotoğraf çeker" ve bunu bir misyon haline getirmiştir, bu nedenle Türkiye'deki her toplumsal olayda onu görmek mümkündür.


Sırasıyla Nokta, Güneş, Milliyet, Cumhuriyet, Aktüel ve Tempo'da çalışmış, NTV
MAG Dergisi'nin fotoğraf editörlüğünü yapmış olup halen serbest çalışmaktadır.


Çeşitli nedenlerle gittiği Asya, Avrupa, Afrika, Amerika ve Avustralya'da çektiği fotoğrafların konusu: Çalışan insan, üreten insan, çaresiz insandır. Ali Öz, bu tutumunu “İnsan sever ve sevdikleri için savaşım verir” sözleri ile açıklıyor.


Yurt içinde ve dışında pek çok sergi açan ve dia gösterisi yapan Ali Öz, fotoğraflarıyla sayısız ödül ve mansiyon aldı.

Proje sahibine iletmek istediğiniz mesajı form aracılığıyla gönderebilirsiniz.

Adınız:[ ! ]
Soyad:[ ! ]
E-Mail:
Konu:
Mesajınız:
Onay Kodu: Captcha
Onay Kodunu Girin:[ ! ]
 




   


   

COG Sitesi için tıklayın. Tasarım: CANDENİZ Bu işin arkasında kimler var ! Sitenin tüm bölümlerini birlikte gör.