|
|||||||||||||
Türkiye Panoraması - Ali ÖzBEN BİR FOTOMUHABİRİYİM
Evet ben fotomuhabirliğini bir yaşam biçimi haline getirmiş, bu meslekte 25 yılını tüketmiş biriyim.
Çünkü fotomuhabirliğini çok sevdim. Fotomuhabirliğinin dünyadaki savaşlar karşısında bir işlevi olduğuna inandım.
BEN BİR FOTOMUHABİRİYİM
Evet ben fotomuhabirliğini bir yaşam biçimi haline getirmiş, bu meslekte 25 yılını tüketmiş biriyim.
Çünkü fotomuhabirliğini çok sevdim. Fotomuhabirliğinin dünyadaki savaşlar karşısında bir işlevi olduğuna inandım. Fotomuhabirliğinin kendimi en iyi ifade edebildiğim bir alan olduğuna inandım. Duygularımı, düşüncelerimi fotoğraf yoluyla anlatmayı ve insanlara iletmeyi seçtim. Fotomuhabirliği gazeteciliğin olmazsa olmazı olan temel taşlarından biridir ve hatta bana göre çok daha önemli ve anlamlı bir alanıdır.
Fotoğraf 19.yy’lın en sükse yapan buluşlarında biridir, bu buluşun ardında bilinmeyen birçok insan ve emek vardır. Bugüne kadar değişik amaçlarla kullanılan fotoğrafın, en çok, en anlamlı kullanıldığı yer haber fotoğrafçılığıdır ve işte bunu yapan kişiye de fotomuhabiri denir.
Haber fotoğrafçılığında sadece biçim ve ışık yoktur, bunların yanında fotoğraf verilmek istenen mesajı da barındırır. Ama hepsinden önce iyi bir haber fotoğrafı için zamanlama çok önemlidir. “Kritik an” olarak nitelendirilen ve iyi bir haber fotoğrafçısında bulunması gereken en önemli özellik zamanlamadır ve zamanlama haber fotoğrafının değerini de belirler.
Şimdi size kısaca kendi yaşam öykümden söz edeceğim. Emek-insan çelişkisi içersinde liseyi okudum. O yıllar sömürüyü, toplumdaki adaletsizliği, haksızlıkları ilk öğrenmeye başladığım yıllardı. Köyde domates tarlasında çalıştığım süreçte algım ve bilincim gelişmeye başlamıştı. Köyde ilk tanık olduğum, tefeci tüccarın köylünün domateslerini nasıl ucuz fiyata kapattığı, çalışmalarımızın karşılığını vermeden nasıl kayıplara karıştığıdır.
Bütün köyün başına gelen bu olay bilinçaltıma öylesine yerleşmişti ki, lise yıllarında karar verdim. Ben gazeteci olacaktım ve bütün bu olanları herkese anlatacaktım, bu adaletsizliklere, haksızlıklara karşı çıkacaktım. Çünkü o yıllarda gazetecilerin toplumun gözü kulağı olduğuna inanıyordum.
O dönemki adıyla Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın yayın Yüksek Okulu Radyo TV Bölümü’nü birinci tercihimle kazandım. Çok olaylı yıllardı. Yine ilginç öykülerle dolu 80’lerin başında fotoğrafla tanıştım ve çok sevdim. Fotoğraf, kendimi en iyi ifade edebildiğim alan olarak karşıma çıktı. İnsanın hayatında rastlantılar vardır, insan ne zaman ki o rastlantıları olumluluğa çevirir, o zaman hayatında güzel şeyler gelişir. Bunun tersi ise, yaşamda önümüze birçok fırsat çıkar, ama biz onun farkına varmayız.
Bir fotomuhabirinde olması gereken karar anı, bir çeşit refleks, sanırım bende hep vardı. O nedenle okulda fotoğrafla tanışmamı iyi değerlendirdiğimi düşünüyorum, hem de sıfır ekonomi ile.
En ucuzundan klasik bir fotoğraf makinesi, o dönemde karanlık oda, kart baskısı vs. derken okulda ilk fotoğraf çalışmalarına başladım. İlk yarışmalara katıldım, ödüller, okul tarihinde ilk kişisel fotoğraf sergisi, karma sergi vs. Fotoğraf, yavaş yavaş yaşam biçimim oldu.
1982 yılında İstanbul Nokta dergisinden aldığım bir davet ile kendimi bu mesleğin içersinde buldum. Nokta dergisine ilk yaptığım röportajlardan biri, tahmin edeceğiniz gibi “Domatesin öyküsüydü. Bu röportaj benim için tutarlılık ve anlam açısından çok önemlidir.
O yıllarda okul yıllığıma fotoğrafla ilgili şunları yazmışım : “Ali ÖZ, insan sever ve sevdikleri için savaşım verir. En çok insanları seviyorum ve en çok onlarla kavga ediyorum. Çünkü, onların yabancılaşmışlıklarına, tutsaklıklarına katlanamıyorum. Yaşamı çoğu zaman çözümleyemiyorum, ama en azından çözümleyebilmek için kafa patlatıyorum. Yaşıyorum tüm boyutlarıyla yaşamı… Bugün pek keyfim yok. Keyifsizliğe bile alışıyor insan, ama keyiflenmeyi unutmak berbat. Yalnızken, karanlık odadayken, agrandizörümden süzülen ışıkta insanı görüyorum. Aydınlanıyor gözüm gönlüm. Önümüz bahar, binbir çiçek açacak”
1982 yılında Cumhuriyet Gazetesi’ne şöyle demişim: “Fotoğraf Sanatı: En dolaysız, en somut bir sesleniş aracı oldu. Fotoğraf sanatında tema toplumsal ve evrenseldir, görsel iletişim olgusu ile birlikte el ele birlikte yürür. Hiçbir yazı Vietnam savaşı yada dünyadaki bir açlık sorununu bir fotoğrafın dilindeki gibi belirleyici, insanların yüreklerinde ve bilinçlerinde yaptığı etkiyi yapmamıştır. Bugün fotoğrafın sınır tanımayan evrensel dili nesnelliğinden gelen inandırma gücü sayesinde dünya insanları Nazi toplama kamplarının vahşetini, Hiroşima’yı, Vietnam’ı, Tel Zaatar’ı ve daha nicelerini sonsuza dek bilinçlerinde yaşatacaklardır.”
Fotoğrafa bakış açım o gün neyse 25 yıl boyunca hep öyle oldu. Bugün de aynı mantık ve bakış açımla işime devam ediyorum.
Daha sonraki yıllar deneyim ve kazanımlarımın hızla arttığı yıllar oldu. Sırasıyla; NOKTA, GÜNEŞ, MİLLİYET, AKTÜEL, CUMHURİYET, TEMPO, STAR ve NTV MAG’da çalıştım.
Nokta dergisi o dönemde bizim için güzel bir okuldu. Delicesine bir çalışma temposu. Bir gün Kırkpınar’a gitmek istedim göndermediler. Cumartesi Pazar kendi olanaklarımla gittim. Pazartesi günü fotoğrafları gördüler 3 sayfa kullandılar. Ve ben o fotoğraflarla Çağdaş Gazetecilerin ödülünü aldım.
Yine bir başka gün acil servis haberi yaparken uygulamayı görmek için kendimi novalgin iğnesi yaptırırken buldum. Bu dönemde yoğun çalışma temposu içinde oldum. Gündüz haber fotoğrafçılığı, gece de defile çektiğim çok oldu. Meslekte yeni bir genç olarak öncelikle deneyim sahibi meslektaşlarımı çok iyi takip ediyordum. Ayrıca acaba ben farklı ne yapabilirim diye düşünüp farklı işler yapmaya çalışıyordum.
Daha sonra Güneş gazetesinde başarılı bir dönem geçirdim, oradan Milliyet’e çağrıldım. Ve 3 yıl Milliyet’te çalıştım. İlgi alanım tamamen toplumsal olaylar ve öğrenci olaylarıydı. 1987’de İstanbul Üniversitesi’nde rektörlük işgal edilmişti, orada olan tek gazeteci bendim.
1989 yılında Güneş gazetesine transfer oldum. Yeni bir yönetim ve yeni bir anlayıştı. Milliyet’te 600 lira maaş alırken, Güneş’te 1.750 liraya başladım. Çünkü o dönemde gazeteciye, haberciye değer verilirdi. İyi paralarla transfer olunurdu.
Güneş gazetesi o dönemde ikinci okulumuz oldu. Yayın yönetmenimiz Metin Münir İngiliz ekolünden yetişmişti, yöneticiliğinde de bu açıkça görülüyordu. Fotoğraf önemli olmuştu, farklılık yaratan fotoğraflar kullanılıyordu. Gerçekten heyecan verici bir gazetecilik dönemi yaşadım. Güneydoğu’da ( Nusaybin’de) özel timden bir tokat yedim, Cizre’de çatışmanın ortasına düştük, arabaya beyaz bayrak çektik çaresiziz. Özel tim bizi kovdu. Cizre Kadıoğlu çatısına çıktık oradan teleobjektifle çekim yapmaya başladık. Bir anda taranmaya başladık. Kiremitler kırılıyordu kendimi teras boşluğuna atarak kurtuldum. Parmağım kırılmıştı. Özel tim bizi bir süre esir aldı. Arkadaşım bu arada çektiğimiz filmi vücuduna gizledi. Sonra biz o filmi 250 km’lik yolu bütün arama noktalarını aşarak Diyarbakır’da uçağa yetiştirdik. Fotoğraflar ertesi gün gazetede yayınlandı. Fakat bu kadar risk ve özveriye karşı gazete merkezinde arkadaşlar korkup kaçtılar dedikodusu çıkmış. Çünkü olay bölgesinde Diyarbakır bölge şefi olayı atladığı için bize çamur atmaya kalkışmıştı. Gazetecilik mesleğinde her zaman olabilen adilikler karalamalardı. Yine aynı tarihte arabamız üç takla attı, ölümden döndük. Böylece sayısız olaylar yaşadık. Güneş gazetesi o tarihte güzel bir gazeteydi ama ekonomik koşullar nedeniyle kapatıldı.
1991’de yayın hayatına yeni başlayan Aktüel dergisine geçtim. Bugün çok tartışılan Fatih- Çarşamba bölgesini “Fatih-Çarşamba İslam Cumhuriyeti” adı altında fotoğrafladım. Gazeteciler Cemiyetinin ve Çağdaş Gazeteciler Derneğinin ödüllerini aldım. Aktüel’den kendi isteğimle ayrıldım.
Aynı yıl içersinde Cumhuriyet Gazetesi dönemim başladı. Burada çalışırken Zonguldak Grizu faciası oldu. Benim ilk işim sabah erken kalkar ve hemen TV’de haber kanalı açarım ve bir taraftan da interneti açarım. O yıllarda henüz internet yoktu TV’yi açtım faciayı öğrenince İstihbarat servisinin şefine telefon açtım. Onlar bir ekibi geceden yola çıkartmışlar. Beni göndermek istemedi. Benim ısrarım karşısında peki git dedi. Zonguldak’a kadar 5 otobüs değiştirerek ulaştım. Günlerce çok önemli fotoğraflar gönderdim. Fotoğraflarıma Şair Refik Durbaş yazılar yazdı. Ardından 1992’de Güneydoğu’da gazeteci İzzet Kezer’in öldürüldüğü 21 Mart Nevruz olaylarını yaşadım. Nahçıvan’da, Ermenilerle Azeriler savaşıyordu oraya gitmek istedim göndermediler. Ben yine kendi olanaklarımla Nahçıvan’a gittim. Fotoğrafları çektim. Ancak Türkiye’ye döndüğümde Cumhuriyet gazetesinden istifa ettim.
Ardından 8 yıl sürecek Tempo dönemim başladı. Başarılı ve keyifli bir dönem oldu.
Bir fotomuhabirinin haberine, fotoğrafına sahip çıkmasıyla ilgili bir örnek olarak size şunu söyleyebilirim. Yayın yönetmeninin benden iş istemesine gerek kalmazdı, genellikle kendi konularımı kendim seçerdim. Örneğin “Cumartesi annelerini 3 yıl boyunca 50 tam sayfa kullandım. En son yazı işleri müdürü “yeter ulan bu çirkin kadınları kullanmayacağım” dediği hafta iki tam sayfa kullanmak mecburiyetinde kaldı. Çünkü önüne öyle ilginç bir fotoğraf koydum ki, o fotoğrafı kullanmak mecburiyetinde kaldı.
Daha sonra Star Gazetesi dönemi başladı. Tempo’da 450 milyon maaş alırken Star gazetesinde maaşım bir milyar olmuştu. Çok kötü bir gazeteydi. Sonunda o parayı bırakıp NTV MAG dergisine geçtim. Yine güzel keyifli bir dönem yaşadım. Hepinizin yakından yaşadığı ekonomik kriz dönemi geldi. Basın sektöründe yaklaşık 5000 arkadaşımız işsiz kaldı. Ve basın çalışanları bugünkü korkunç duruma düşürüldüler. Bugün basındaki arkadaşları 1999’daki ücretleriyle ve hiçbir özlük haklarını vermeden çalıştırıyorlar. Dolayısıyla çok meslektaşımda gazetecilik hedefi yok oldu. NTV MAG kapatılınca çıkışımı istedim ve fiilen çalışmayı bıraktım.
2001 krizinden bu yana serbest gazetecilik yapıyorum. Sonuçta 6 yıldır fiilen çalışmıyorum, ama çalışan arkadaşlarımdan daha çok çalışıyorum.
1 Mayıs, savaş karşıtı eylemler, toplumsal eylem, en büyüğünden en küçüğüne kadar her türlü olayı takip ediyorum.
2001 ekonomik krizinde gece saat 11.30’da haber dinleyip, on dakika içersinde değerlendirme yapıp, gece 12 trenine binip, sabahın köründe esnaf eylemini çekmeye gittim. Ya da Irak savaşı başlangıcında “canlı kalkan” otobüsüne atlayıp Bağdat’a gittim. Yaşamımda bu tür örnekler çok fazla.
Bütün bu heyecanlar, koşturmacalar niye? Çünkü yaptığım işin kutsallığına inanıyorum. Ben yaptığım işe politik belgesel diyorum. Savaşa karşı olduğum için savaş fotoğrafı çekiyorum. Açlığa karşı durabilmek için açlığın fotoğrafını çekiyorum. Ezilmişlerin, haksızlığa uğramışların fotoğrafını çekiyorum.
Sonuçta ülkemizin 25 yıllık sosyal, politik tarihini belgeledim. Bu ülkede ne yaşandıysa bire bir objektif olarak çekmeye çalıştım. Objektiflik, nesnellik içersinde insandan yana, iyiden yana taraf olarak işimi yapmaya çalıştım.
Bir fotomuhabiri olarak bu kadar özveride neden bulundum? Çünkü yaptığım işin kutsallığına inandım, önemini kavradım ve mesleğimi çok sevdim. Bu iş ancak sevgiyle, özveriyle yapılacak bir iş.
Fotomuhabirliğin incelikleri vardır. Bir kere yaptığınız işle yoğun bir hayat yaşıyorsunuz. Yoğun insan ilişkileri yaşıyorsunuz.
Bu mesleği yaparken önceliğim hiçbir zaman zengin olmak bol para kazanmak olmadı. Öyle olsaydı zaten başka meslek, başka alan seçerdim.
Sonuçta işimi iyi yaptım. İşini iyi yaparsan vazgeçilmez adam oluyorsun ve yaşamını sürdürecek belirli bir para kazanabiliyorsun.
Bugünkü koşullarda şartlar biraz fotomuhabirliğin aleyhine değişti. Dijital teknoloji, internet kolaylık sağlamış gibi görünse de, belgeselci yönünden biraz kuşkular doğurdu. Manipülasyonlara (çarpıtmalara ) neden oluyor. Dijital teknoloji sayesinde herkes fotoğraf çekiyor, ama işin niteliksel kalitesi, içerik kalitesi zayıfladı. Görüntü kirliliği yaşanıyor.
Eskiden Robert Capa’nın bir fotoğrafı, Vietnam savaşının fotoğrafları beynimize, bilincimize kazınırdı, ama bugün yanı başımızdaki Irak savaşından binlerce vahşi savaş fotoğrafları yakın tarihimizde olmasına rağmen unutulup gidiyor. Bunda biraz da günümüz insanının duyarsızlığı var. Herkes gemisini kurtaran kaptanı oynuyor. İdealler değerler kalmadı, herkes iyi, daha iyi yaşamak peşinde, bunun karşılığı ise kölece bir çalışma temposu. İnsanların hayatlarını iyi yaşayabilmeleri için zaman kalmıyor. Bu kaos ve hesaplamalar içersinde ben kendimce yaşamın çözümlemesini yaptım.
Edebiyatın büyük ustalarından Gabriel Garcia Marquez’e “Karamsar bir insan olduğunuzu söylüyorsunuz ama kitaplarınızda her şey ne kadar kötü olursa olsun hep bir umut var, bu nasıl oluyor” diye sormuşlar. Usta da cevap vermiş; “Dünyanın güzel olacağına inanmıyorum, ama inanmak istiyorum” demiş.
Ben de bütün olumsuzluklara rağmen çekmeye, belgelemeye devam ediyorum, çünkü fotomuhabiri gelecek kuşakların, insanlığın belleği olmak için, bugünü yarına taşımak için çalışmak zorundadır.
|
|
||||||||||||
|
|||||||||||||